Müzik, Amerikan TV kültürü, Avrupa basketbolu, kısa öyküler ve yaşam üzerine karşımıza çıkan her paradoks hakkında sayısız deneme yazılarımı, kritiklerimi ve düşüncelerimi blogum üzerinden takip edebilirsiniz.
10 Ekim 2013 Perşembe
HAYATA DAİR BİR AĞIT; DREAM THEATER
Bir zamanlar sahip olduğum en değerli soyut zenginliklerimin birer birer yokoluşunu yaşadığım bir dönemden geçmişti hayatım. Olumsuzlukların tamamını aşmamda bana yardım eden tek unsur müzikti. Heavy Metal, Hard Rock, Power Metal ve Progressive Metal müziğin hayatıma ve iç dünyama kattığı gücü, huzuru tarif etmemin imkanı yok. Bu tarife en yakın herhalde Iron Maiden konserine gittikten sonra yazdığım blog yazısı olurdu. O huzur ve o gücün içimde varolmasını ve yaşamımı sürdüren yegane kaynaklardan biri olmasını sağlayan en önemli gruplardan biri Dream Theater olmuştur.
Metropolis Part:2 Scenes From A Memory ile tanıdım onları. Konsept albümlerin bence en güzeli olan bu çalışmanın hikayesinden her bir notasına kadar olan tamamı, beni progressive müziğe aşık etmeye yetmişti. Victoria'nın yaşadığı pandomim, Miracle ve Sleeper'ın hayata dair bakış açıları ve Nicholas'ın zihninde gelişen olaylar; o efsanevi notalarda bana aşkı, dramı, korkuyu adeta yeniden tanıtmıştı. Metropolis 2'den sonra bu tarihi müzik devriminin öncesi ile tanıştım ve ilk albümleri When Dream And Day Unite "Düş'ün ve Günün Buluştuğu An" devamında ikinci albümleri "Images And Words" beni cennetin bahçelerini yeryüzünde hissedecek kadar ayaklarımı yerden kesen parçaların oluşturduğu, tanımlaması zor bir dünyanın içine sokmuştu. Bu yolculuk öylesine bir efsaneydi ki benim için; adeta Dream Theater'ın yeni bir albümünü dinlemediğim her bir gün çektiğim acılar bir bir geri geliyormuş gibi hissediyordum. Hüzünlerimi aşmamı sağlayan bir kurtarıcı haline gelmişti benim için Progressive Metal müziği ve Dream Theater. Awake ve Metropolis 2 albümleri benim için birer hazinedirler ve cd rafımda en güzel yerde dururlar.
Dream Theater ve progressive müzik için söyleyebileceğim birçok şey var. Her gün onlar için yeni bir yazı yazabilirim. Her notaları, her riffleri, James Labrie'nin her vokali beni yaşadığımız bu dünyaya dair birçok düşünceye itmeye yeterli gücü oluşturur içimde. Düşüncelerimi içimde yaşarım. 1989'dan bu yana varlar ve varlıkları profesyonel anlamda Progressive müziğin yapıtaşı anlamına geliyor. Ben 10 yıl sonra onları tanıdım 1999 yılında çıkardıkları Metropolis 2 albümleri hayatımın dönüm noktalarından biri olmayı başardı. Yukarıdaki düşüncelerimi bu satırlara dökme isteği duydum. Bunun tek nedeni ise bu ay (Ekim 2013) çıkardıkları kendi adlarını verdikleri son albümleri "Dream Theater"ın ilk 3 parçasını dinledikten sonra kendimi yine çocukluk ve gençlik yıllarımda hissettiğim heyecanın içinde bulmuş olmamdır. Son albümü şu an dinliyorum ve müzikal bir devrimin içindeyim yeniden. "Looking Glass" ve "Behind The Veil" ilk izlenimlerimle beni bitirdi. Tüm o notalardaki ilk huzuru yaşadığım yıllara dönmek, o heyecanı, o hayatı hissetmek eşsiz bir güzellik, mükemmel bir mutluluk.
Dream Theater'ı çok seviyorum. Onlar hayatımın gruplarından biri. Blind Guardian'ı, Iron Maiden'ı, Anthrax'ı gördüm, canlı seyrettim ve hatta ötesini yaşadım tanıştım o efsanevi insanlarla. En büyük dileklerimden biri, bir gün Dream Theater'ı da bir konserlerinde canlı seyredebilmek ve mümkünse onlarla da tanışabilmek. Müziğin bana verdiği huzuru ve mutluluğu tarif edebilmem çok zor. Yukarıdaki cümlelerin zihnimden bilgisayarın klavyesine nasıl döküldüğünü bilmiyorum. Sadece mutlu olduğumu biliyorum.
11.10.2013
OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7
4 Eylül 2013 Çarşamba
EUROBASKET 2013 "TÜRKİYE İÇİN 1. GÜN"
Kabus dolu bir günü geride bıraktık. Bugün benim için çok zordu. Türkiye saatiyle zaman 17:30'u gösterdiğinde hayal kırıklığından ayakta zar zor durduğumu hatırlıyorum. Şu an bile bu yazıyı zorluklar içinde yazıyorum.
Kağıt üstünde favori gösterildiğimiz Finlandiya karşısında şok bir yenilgi aldık. Savunmaya her zaman önem veren bir takım olduk. Hatta Avrupa'da savunmamızla adı anılan bir takımız ancak iş sadece savunma ile bitmiyor. Hücumda etmelisiniz. Bugün hücumda bitik ötesiydik. Çok komik anlar yaşadık. Bir lise takımının bile yapamayacağı kadar kötü bir hücum performansımız vardı. Maçın ilk 7 dakikası geçilirken tek bir sayı bile bulamamış olmamız tarihimizde bir ilk olabilir. O ilk 7 dakika atılamamış sayılar, maçın sonunda bizi nasıl da o dakikaları arar hale getiren bir çaresizlik sahneleri oluşturdu. Toparlanmamız için zaman yetmedi.
Tanjevic'i eleştirmekten bıktım ancak aklıma başka bir sonuç gelmiyor. Bir takım oyun kurucusu kadar konuşur. Kerem Tunçeri neden bu takımda yok..? Bugün maçı anlatan Murat Kosova'nın daha ilk periyotta söylediği cümle "acaba bu maçı izleyen kaç kişinin aklına gelmiştir Kerem'in olmayışı" oldu. Biz onun eksikliğini çok hissediyoruz. Umarım bu yapılanma meyvesini verir ve eski günlerimize döneriz. Bugün ki gibi oynamaya devam edersek; İtalya, Yunanistan ve Rusya bizi ezerek geçerler.
İlk günden Eurobasket'in bittiğini hissetmek çok zor ve tarif edilemeyecek kadar kötü bir duygu. Az önce bizim grubumuzdaki diğer takımlardan İtalya-Rusya maçını izledim. Her iki takımda savunma ve hücum rotasyonlarında bizden daha iyi birer takım değiller. Kişiliğimizi kaybetmezsek, sorumluluklarımızı sahaya yansıtabilirsek yeniden bir üst tur için potada olabiliriz. Ancak yarın kaybedersek bizi mucizeler bile götüremez ikinci tura. Bu yüzden diliyorum ki yarın İtalyan milli takımı karşılarında ölümüne oynayan bir Türk takımı bulacak.
Bugün Finlandiya'lı gazeteciler sosyal medyada ve Fin basınıda TV'lerinde hep aynı mesajları paylaştılar. "Basketbol tarihimizin en önemli galibiyetlerinden birini aldık."
Ne yazık ki onlara bu sevinci yaşattık. Fin takımı ekstra hiçbir şey yapmadı. Onları 61 sayıda tutmak bizim için gayet makul bir savunma örneğiydi. Sadece biz atamadığımız için kaybettik. Umuyorum ki yarın ve izleyen günlerde bu kötü etkiyi ortadan kaldıracağız.
OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7
28 Temmuz 2013 Pazar
SEVİNÇTEN DAMLAYAN GÖZYAŞLARI: 26.07.2013 IRON MAIDEN TÜRKİYE KONSERİ
1996 yılında hayatıma girmiş ve
17 yıldır beni hiç yalnız bırakmamış; her sevincimde ve her hüznümde her daim
acılarımla ve mutluluklarımla yanımda olmuş ilk, tek ve en büyük müzik grubunu
ilk kez canlı seyretme şerefine nail oldum.
Iron Maiden, efsanevi “Maiden
England European Tour” turnesini yeniden canlandırıyor ve eskiden olduğu gibi
92 yılına kadar olan parçalarını seslendiriyor konserlerinde. Yani bu turneyi
izleyen herkes yeni albümler ve şarkılar yerine New Wave Of British Heavy Metal
akımını başlatan efsane parçaları canlı olarak izliyorlar ve geçmişe masal dolu
bir yolculuk yapıyorlar. 26. Temmuz.2013 Cuma akşamı, İstanbul İnönü stadında
bu yolculuğa şahsen çıkmış biri olarak, ne kadar zor olsa da duygularımı
paylaşacağım.
Anthrax'ten Joey Belladonna ve Scott Ian ile beraber olduğum fotoğraflar..
Ülkemizde Heavy Metal müzik
yayını olarak çıkan tek basın organı Headbang dergisinin yazarları Erdem Tatar,
Sadi Tırak ve yakın arkadaşım Nitro grubunun vokalisti, organizatör Erdem Çapar
ile birlikte İstanbul’da, The Ritz Carlton Hoteldeyiz. Anthrax grubu; heavy
metal tarihinin thrash metal grupları arasında Metallica, Megadeth ve Slayer
ile birlikte “Big Four” olarak adlandırılan en iyi 4 grubundan biri olarak
gösterilen New York’lu bir grup. 80’li yılların başından bu yana profesyonel
müzik yaşamlarını sürdüren bu büyük efsanenin vokalisti Joey Belladonna ve
gitaristi Scott Ian ile Headbang dergisinin röportajı esnasında tanışıp,
fotoğraf çekildim. Bu iki büyük efsane yanımdaydı. Joey ile çekildiğim ilk fotoğrafı
beğenmedim ve ikinci fotoğrafı çekilmek için özür dileyerek tekrar yanaştım.
Tebessüm etti ve “Özür dileme” dedi. Scott ise elimi sıkmak yerine yumruk
selamı yaptı ve peş peşe iki fotoğrafta yeraldı benimle. 2007 yılında Blind
Guardian’dan Hansi Kürsch ve Andre Olbrich’le tanıştığım anlarda hissettiğim
duyguların aynısını yaşadım. Efsanevi anlardı. Yukarıda sözünü ettiğim bu grup,
bu büyük efsane Anthrax; Maiden England turnesinde Iron Maiden grubunun alt
grubu olarak sahneye çıkıyor. Her gün büyüklüğünü kabul ettiğim Iron Maiden’ın
bir kez daha ne kadar büyük bir grup olduğunu kanıtlayan bir gerçeklik.
Anthrax, başlı başına bir headliner grup zaten. Big 4’un bu efsane grubu
ülkemizde de Iron Maiden’ın alt grubu olarak sahne aldı. Iron Maiden konseri sayesinde
onları da izleme onuruna eriştik.
Iron Maiden bu efsane turnesinde
2 alt grupla turluyor. Voodoo Six, daha önce hiç dinlemediğim bir İngiliz hard
rock grubu. Anthrax ile tanışma fırsatını geri çeviremeyeceğim için onların
sahneden inmesine yakın stada giriş yaptım ve son 2 parçalarını dinledim.
Tatmin edici bir soundları ve sahne enerjileri vardı. Onlardan 15 dakika sonra
sahneye çıkan Anthrax ise adeta tozu dumana kattı. 1 saatten az sahnede
kaldılar ve sadece 9 parça çaldılar. Açılış parçaları “Caught In A Mosh” ve efsanevi AC/DC coverı “TNT” canlı
yaşanılası en güzel anlardandı. Böylesine büyük bir geçmişi ve tarihi olan “Big
4” efsanesinin playlistinde 9 parça olması ve 3’ünün de cover olması garipti
ama yinede eğlenceliydi Anthrax’ı izlemek. Anthrax’ten sonra sahne Iron Maiden
için hazırlanmaya başladı. Program setlistinde Maiden’ın 20:45 te sahneye
çıkacağı yazılıydı. 20:30’da Iron Maiden’ın official videolarını çeken bir grup
kameraman ve fotoğrafçı sahneye çıktı. Fotoğrafçılar, seyircilerden havaya
girmelerini istediler ve Maiden çıkmışçasına tüm fan.lar coştuk. Onlar da bizi
fotoğrafladılar.
Saati tam hatırlamıyorum ama Iron
Maiden 20:55 ya da 21:00’de sahneye çıktı. Moonchild ile konsere girdiler.
Onları ve Bruce’u görünce tüm yorgunluğumu unuttum. Saatlerdir ayakta durmanın
verdiği yorgunlukla ağrıyan bacaklarımı artık hissetmiyordum. Benim için ilk ve en önemli an ise
Moonchild’ın nakarat kısmında Bruce Dickinson’ın oldukça düzgün bir Türkçe ile
“HAYDİ TÜRKİYE!” diye bizlere seslenmesi oldu. Tüylerin diken diken olmasının
ötesiydi bu an benim için. Bruce Dickinson 55, Steve Haris ve Dave Murray 57,
Janick Gers ve Adrian Smith 56, Nicko McBrian ise 61 yaşındalar. Ama onlar,
80’li yıllardaki 30 yaşlarındaki ve en büyük enerjilerine sahip oldukları
anlardan farksızdılar. Çok enerjiktiler. Bruce Dickinson en canalıcı konuşmayı
Afraid To Shoot Strangers’tan önce yaptı. “Du-yduğumuza göre herkes İstanbul’da
ki konserlerini iptal ediyormuş ama Iron Maiden hiçbir şeyden korkmaz” dedi. Bizler
ise ona “Her yer direniş, her yer Taksim” diye sloganlarla cevap verdik. Her
şarkı esnasında Bruce’un “Scream for me İstanbul, scream for me Türkiye” diye
seslendiği anlarda gözlerim doluyordu. Afraid To Shoot Strangers şarkısını
seslendirirken konser için en sürpriz anlardan biri daha geldi. Şarkı
sözlerinde Bruce “God let us go now and finish what’s to be done” dediği mısra
da “God”tan sonra gökyüzüne bakarak “which one” dedi. En özel an ise Fear Of
The Dark’ın sözlerini “İstanbul in the dark” ve “Fear of the park” olarak
değiştirmesiydi. Kelimelerle anlatılamaz, yaşanılması en güzel anlardan
biriydi. Efsane şarkı Fear Of The Dark devam ederken Bruce seyircilerden aldığı
bir “Maiden Turkey” pankartını Nicko’nun davuluna yapıştırmak adına şarkının
sözlerini eksik söyledi. Konser devam ederken en büyük rüyamı gerçekleştirdiğim
için düşündüğümden daha az fotoğraf çektim onları izlemek ve dünya gözü ile
mümkün olduğundan daha fazla görebilmek adına sürekli onlarla vakit geçirdim,
gözlerimi onlardan ayırmaksızın. Bis esnasında sahneye geri döndüklerinde en
sevdiğim şarkıları The Evil That Men Do’yu seslendirdiler. Konser boyunca Eddie
harikaydı. Kostümleri süperdi, The Trooper’da Bruce Dickinson klasik İngiliz
askeri üniforması ve Britanya bayrağı ile sahnedeydi. The Evil That Men Do
sondan bir önceki parçaydı. Bize veda ettikleri parça ise bir başka özgürlük şarkısı
olan Running Free oldu. Çok anlamlıydı.
Iron Maiden İstanbul konserinde benim çektiğim bir kare..
Küçücük bir çocukken dinlemeye başladığım grubu,
hayatımın her döneminde yanımda olan bir efsaneyi canlı olarak gördüm ve
izledim. O gün gündüz, o gecenin hayalini bile kurarken gözlerimden yaşlar
akıyordu. Sevinç gözyaşının tanımını ilk kez o zaman hissettim. 26.Temmuz
akşamı ise hayatım boyunca çektiğim tüm acıların hislerimde bıraktığı
kaybolmaya yüz tutmuş izleri tamamen yok oldu. O geceden sonra yepyeni bir
insan olduğuma inanıyorum. Bu tamamen Iron Maiden sayesinde oldu. Tüm dünya da
fanların nasıl hissettiklerini biliyorum artık. 20’li yaşlarımı tamamladığımda
üzülüyordum. 29’dan 30’a geçtiğim an her şeyin değişeceğini biliyordum ama 30.
yaşımın en güzel yılım olacağını bilmiyordum. Umarım onları yeniden
görebilirim.
OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7
www.twitter.com/ocelik7
30 Haziran 2013 Pazar
IRON MAIDEN 26.07.2013 İSTANBUL - TÜRKİYE KONSERİ
Sadece bir karton parçası ama o herşey.. Tüm hayatımın anlamı.. Kaybettiğim bütün soyut değerlerin acısından arınmamı sağlayan, amacının hayatımın en önemli kültür olaylarından biri olmasını olanak tanıyacak olan bir karton parçası. Küçücük bir çocuk olduğum yıllardan bu yana hayata tutunma nedenlerimden biri olan insanları görmeye gidiyorum. Her üzüldüğümde, her hüzünlendiğimde ve her sevindiğimde beni bugüne kadar yalnız bırakmamış olan insanları görmeye gidiyorum. 1996'da onları tanıdığım ilk günden beri, dilek olay tam 17 yıldır, o eşsiz notaları ve müziği dinlemeden geçirdiğim, zihnimde yankılanmadan tamamladığım tek bir günüm bile yok. Sadece bir karton parçası için yazabildiklerim bunlar. Onları canlı canlı görmek, izlemek ve dinlemek yeryüzünde cenneti yaşamak gibi birşey olacak. Tarifini yapmamın, tasvir edebilmemin imkanı yok.
7 Haziran 2013 Cuma
CENNETTEKİ GÖZYAŞLARI, DRAZEN PETROVIC (1964-1993)
Sadece İyiler Genç Ölür..
"Hırvatistan'a gittiğimde
gördüğüm cenaze töreni sanki bir devlet başkanı ya da çok önemli bir kişi için
düzenlenmişti. Tahminde edebileceğiniz gibi.. Çok üzücü bir manzaraydı. Böyle
bir insanın kariyerinin zirvesindeyken aramızdan ayrılışı gerçekten de trajik.
"
Willis Reed (New Jersey Nets eski coachu ve yöneticisi)
Drazen Petrovic; 22.Ekim 1964'te Hırvatistan'ın Adriyatik denizi
kıyısındaki küçük bir sahil kasabası olan Sibenik'te doğdu. 13 yaşında
basketbolla tanıştı. İlk başarıları;
1980: İstanbul'da düzenlenen Avrupa Gençler Basketbol
Şampiyonasında Hırvatistan milli takımına bronz madalya kazandırdı.
1981: Balkan Şampiyonası Yugoslavya Genç Milli takımına Altın
madalya kazandırdı.
1982: Sibenka ile Avrupa Korac Kupası ikinciliği.
1983: Tekrar Sibenka ile Avrupa Korac Kupası ikinciliği.
1986: Cibona Zagrep ile Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası (O zamanki
Euroleague) şampiyonluğu.
1987: Cibona Zagrep ile Avrupa Kulüpler Kupası şampiyonluğu.
1988: Cibona Zagrep ile Avrupa Korac Kupası ikinciliği.
1988: Seoul Olimpiyatlarında Yugoslavya Milli takımı ile Gümüş
madalya.
1989: Avrupa Basketbol Şampiyonasında Yugoslavya Milli takımı ile
Avrupa şampiyonluğu.
1990: Dünya Basketbol Şampiyonasında Yugoslavya Milli takımı ile
Dünya Şampiyonluğu.
1992: Barcelona Olimpiyatlarında Hırvatistan Milli takımı ile
Gümüş madalya.
Drazen, Hırvat liginde Smelt Olimpija karşısında 112 sayı atarak
kırılması çok zor bir rekoru eline geçirdi. 1988'de Avrupa Korac Kupasında
Finlandiya temsilcisi Katkan karşısında da 62 sayı atarak. Avrupa kupalarında
bir maçta atılan en yüksek sayı rekoru ile şu an günümüzde halen kırılmamış bir
rekorun sahibi. 1989'da ki Avrupa şampiyonluğu ile beraber kariyerine NBA'de
devam etti. Portland Trail Blazers'ta fazla forma şansı bulamadı buna rağmen 1990'da
NBA finali gördü. Daha sonra New Jersey Nets'e transfer oldu ve bu adım
basketbol dünyasının dönüm noktalarından biriydi.
Dönemin bir çok otoritesi onu basketbolu hayatta herşeyden önemli
tutan bir insan olarak nitelendiriyorlardı. Fakat Yugoslavya'da başlayan savaş
onun değer yargılarını değiştirmişti. 90'da patlak veren iç savaş Yugoslavya'yı
ülke ve halk olarak ikiye bölmüştü. Kayıtlara göre son sezonunda Amerika'dayken
kısa dalga radyo frekanslarından ülkesinde olup bitenleri takip ediyordu ve 1
yaz boyunca da ailesiyle Zagrep'te bombalardan kaçarak bir yaşam sürmüştü.
Yugoslavya'da yaşanan savaşın trajedisi Drazen Petrovic'in basketbol aşkını ve
evine duyduğu özlemi artırdı. Bu dönemden sonra Drazen ülkesini temsil etmeye
devam etti ve bağımsız Hırvatistan milli takımında oynadı. 92 olimpiyatlarında
sadece Jordan'lı Rüya Takıma yenilerek gümüş madalya kazandı. Hırvatistan kendi
bağımsızlığını kazanmaya çalışırken o NBA'de bir yıldız, ülkesinde de bir
kahraman haline geldi.
1993 sezonunda Drazen'in Nets ile kontratı bitmişti. Nets
yönetimin kalması için yaptığı tüm ısrarlarına rağmen o ülkesine döndü.
Hırvatistan'da savaş sürüyordu. Savaş devam ederken orada bulunmayadabilirdi.
Sezonun ardından bir gazeteci ona "Neden savaş sürerken ülkene dönmek
istiyorsun?" diye sorduğunda "Çünkü orası benim ülkem" dedi. Bu
basına söylediği son sözler oldu. O yaz Yunanistan'dan iyi bir teklif almıştı
ve Avrupa'da kalmak istediğini belirtircesine NBA yaz kampına katılmadı.
Hırvatistan milli takımıyla Polonya'da ki bir turnuvada Slovenya'ya karşı bir
hazırlık maçı oynadı. Bu maç onun kariyerindeki son maç oldu. Turnuvadan sonra
takımıyla beraber Zagrep'e dönerken hayatını değiştirecek bir karar verdi.
Takımla birlikte Zagrep'e dönmek yerine kız arkadaşıyla beraber Almanya'ya
gitmeyi tercih etti.
"Cebinde Zagrep'e uçak biletleri olmasına rağmen, o bu bir
kaç günlük kaçamağı yapmak istedi.."
Warren Legarie (Drazen Petrovic'in menajeri)
Drazen 7.Haziran.1993'te, 3 arkadaşıyla, Frankfurt'tan Zagrep'e
giderken sabaha karşı 5 sıralarında, otobanda aşırı yağıştan kayganlaşan yolda
aracın kontrolünü kaybederek bir kamyonla çarpıştı. Kaza anında Drazen ve kız
arkadaşı hayatlarını kaybettiler.
1990 yılında, şu an ülkemizde Anadolu Efes basketbol takımının
başında olan Dusan Ivkovic’in çalıştırdığı Yugoslavya milli takımı Dünya
Şampiyonu olurken, o takımın en önemli oyuncuları Hırvat Petrovic ve Sırp Divac’tı.
Dağılan Yugoslavya’nın en iyi oyuncuları ve iki en iyi arkadaştılar.
Şampiyonluğun ardından parkelere inen bir taraftarın elinde Hırvatistan bayrağı
vardı. Divac’ın söylediğine göre o taraftar Yugoslavya için kötü şeyler
söyleyip sadece Hırvatistan’ı övmüştü. Vlade Divac şanssız bir şekilde hemen
yanıbaşında gerçekleşen bu olaya sert bir tepki verdi; burda şampiyonun
Yugoslavya olduğunu ve sadece Hırvatlara ait bir başarı olmadığını söyleyip,
adamın elindeki Hırvatistan bayrağını alıp yere attı. Divac’ın bu hareketi
Petrovic’le olan arkadaşlığını tamamen bitirdi. Drazen Petrovic aşırı
milliyetçi bir Hırvat’tı ve ne kadar iyi arkadaş olsalar bile bunu kabul
edemedi.
Vlade Divac ve Drazen Petrovic arasındaki dostluğun bitmesinin
ardından Divac’ın o ölene kadar bu dostluğu kurtarma çabaları ve verdiği tüm
demeçlerin hepsi birer insanlık dersi niteliğindedir. Onların hepsini burda
yazmayacağım. ESPN’in 2010 yılı yapımı “Once Brothers” (Bir Zamanlar
Kardeştiler) isimli belgeselinde hepsi çok iyi bir şekilde işlenmiş. Benim
şimdiye kadar izlediğim en iyi belgesel. Basketbol adına çok büyük duygu dolu
anlar, bir arkadaşlığın yıkılması ve ardından gelişen olaylar hem siyasi hem de
spor açısından çok başarılı bir şekilde izleyiciye aktarılıyor.
Drazen Petrovic'in ölümünden sonra bütün dünyadan sevgi mesajları
yağdı. Nets 3 numaralı formayı emekliye ayırdı. İsviçre Lozan'da Olimpiyat
parkına Drazen'in bir heykeli dikildi. 2001'de Wimbledon şampiyonu Hırvat Goran
Ivanisevic bu başarısını Petrovic'e adadı. Drazen Petrovic; Avrupa
Basketbolunun dünya da söz sahibi olmasını sağlayan ve birçok Avrupalı oyuncuya
NBA kapısını açan ilk ve tek önemli sporcuydu.
OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7
Dip Not: Tarih bilgileri Vikipedi, sporcu ve coach yorumlarıını
Hoop Magazine'den aldım.
9 Mayıs 2013 Perşembe
FINAL FOUR DEĞERLENDİRMESİ 2
BARCELONA REGAL - REAL MADRID
Barcelona, Euroleague'in en az sayı yiyen, Real Madrid ise en çok sayı atan takımları. Barcelona, play off'lara gelene kadar yenilgi sayısı en az olan ve ligi hem ilk round maçlarında hem de Top 16'da en çok domine eden takımdı. Ancak play off'ların çok daha farklı bir atmosferi olduğunu Panathinaikos bizlere gösterdi. Barcelona'nın direncini kırdılar. Zor bir şekilde 3-2'lik bir seriden çıkarak son 4'e gelen Barcelona dominant kimliğini play off maçlarında kaybetti. Navarro, Jawai ve Tomic gibi oyuna direkt etki edebilecek yıldızların yanında Sada ve Ingles gibi görev adamlarına sahip gerçek bir savunma takımı olan Barcelona'yı, Real Madrid gibi ışık hızıyla oyun oynayan, Euroleague'in en iyi hücum takımlarından birine karşı izleyeceğiz. İzlemesi çok keyifli bir maç olacak.
Real Madrid ise Rudy Fernandez, Huartes ve Squarez'in oyun karakterleriyle şampiyonluğa inanmış ve adeta basketbola yeni bir tanım getirmiş gibi atletizm basketbolu oynayan bir takım.Bu karşılaşmada kilit oyuncular herkesin tahmin edeceği gibi Barcelona'dan Navarro, Real Madrid'ten ise Fernandez. Bireysel anlamda Fernandez'in Navarro'ya üstünlük kuracağını düşünüyorum ancak kazanıp finale çıkmak istiyorlarsa bu rolü tüm takım olarak oynamaları gerekiyor. Kritik anlarda Navarro'nun eline bakan Barcelona'ya karşı savunma karakterlerinide ön plana çıkarırlarsa rahatlıkla 2013 finalinde mücadele edeceklerdir.
Her iki maçta birer erken final. 10-12 Mayıs 2013'te, Londra'da Avrupa'nın en güçlü 4 basketbol takımını şampiyonluk yolunda izleyeceğiz. Bir basketbolsever olarak keyifli bir haftasonu geçireceğim. Bir taraftar olarak ise üzgün bir haftasonu. Regular season, Top 16 ve play off çeyrek finallerinde, temsilcimiz Anadolu Efes'in bu dört takımdan üçüne mağlubiyetler yaşatmış olması ve final four'a son 1 maç kala Euroleague'den elenmiş olup Londra'ya gelememesi.
OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7
3 Mayıs 2013 Cuma
JEFF HANNEMAN (31.Ocak.1964 - 02.Mayıs.2013)
Metal
müziğin bugün yapıtaşı olan türevlerinden thrash metale hakkını veren grupların
başında Slayer gelmektedir. Metallica, Megadeth ve Anthrax ile bir devrin
başlangıcıdırlar. Bizler bir nesil olaarak bu grupları en sağlıklı
zamanlarından, kariyerlerinin sonlarında oldukları zamana kadar dinleyebilme
ayrıcalığına sahip olduk. Elbette "Big Four" diye adlandırılan bu
dörtlü sonsuza kadar dayanamayacak, her hikayenin bir sonu vardır. Ancak hikaye
daha ortalardayken kötü son yaşamak bir kabusun herşeyi değiştirebileceğinin
bir kanıtıdır.
Jeff Hanneman
kurulduğu 1981'den bu yana Slayer'ın bir üyesiydi. 10 stüdyo, 1 cover ve 2
konser albümünde yer aldı. Slayer'ın günümüzde bu kadar güçlü bir şekilde yer
edinmesini sağlayan parçalar onun eserleriydi. Angel Of Death, Raining Blood, Season In
The Abyss, South Of Heaven, War Ensemble şarkılarını o yazdı. Jeff, Punk müziğe
hayran bir sanatçıydı. Undisputed Attitude albümü ve o albümdeki performansı
onun her zaman bir Punk müzik seven müzisyen olarak hatırlanmasını
sağlayacaktı. Nazi Almanyasına karşı bir sempatisi olduğu öne sürülüyordu. Nazi
Almanya’sına kökenlerinden geldiği için bir hayranlığı vardı babası 1944’te
savaşmıştı. Bugün metal tarihinin en sağlam parçalarından biri olan Angel Of
Death’te Nazi Almanyasından bahsetmiştir. Sepultura ve bir çok metal grubu onun
ve tüm Slayer üyelerinin Nazi olduğunu öne sürerek suçlamışlardır. Jeff ise
Nazism ile ilgili bir bağımlılıkları olmadığını sadece müziğe ithafen konuyla
ilgilendiklerini söylemiştir.
Jeff, talihsiz bir şekilde 2011 yılında bir örümcek tarafından ısırıldı ve komaya girdi. Komadan çıktığında bile zar zor yürüyordu ve uzun bir süre fizik tedavi gördü. Slayer’ın 1 yıl boyunca tüm turne ve konser programları altüst oldu. Örümcek kolundaki tüm dokuların ölümüne neden olmuştu, yapılan basın bildirilerinde bir ara kolunun tamamen kesilmesi gerektiği bile söylenmişti. O bir müzisyenin yaşayacağı en büyük trajediyi yaşamıştı. Slayer için şarkı yazmaya devam ediyordu ama gitarını eline alamıyordu. 1 yılın sonunda yeniden gitar çalmaya başlamıştı. Ancak bu sefer de karaciğer yetmezliği yaşamının önüne geçti ve dün (02.05.2013) Jeff aramızdan ayrıldı. Sadece 49 yaşındaydı. Evliydi, çocuğu yoktu.
Jeff, talihsiz bir şekilde 2011 yılında bir örümcek tarafından ısırıldı ve komaya girdi. Komadan çıktığında bile zar zor yürüyordu ve uzun bir süre fizik tedavi gördü. Slayer’ın 1 yıl boyunca tüm turne ve konser programları altüst oldu. Örümcek kolundaki tüm dokuların ölümüne neden olmuştu, yapılan basın bildirilerinde bir ara kolunun tamamen kesilmesi gerektiği bile söylenmişti. O bir müzisyenin yaşayacağı en büyük trajediyi yaşamıştı. Slayer için şarkı yazmaya devam ediyordu ama gitarını eline alamıyordu. 1 yılın sonunda yeniden gitar çalmaya başlamıştı. Ancak bu sefer de karaciğer yetmezliği yaşamının önüne geçti ve dün (02.05.2013) Jeff aramızdan ayrıldı. Sadece 49 yaşındaydı. Evliydi, çocuğu yoktu.
Sağlık durumu yüzünden konserlere çıkamayınca; Slayer
yaptığı basın açıklamasında Exodus grubunun gitaristi Gary Holt’un Jeff dönene
kadar Slayer’la konserlere çıkacağını bildirdi. Sanırım Gary Holt artık Slayer’ın
daimi bir üyesi oldu. Dün akşamdan beri bütün sosyal medya Jeff’in vefatıyla
çalkalanıyor. Thrash metal için çok büyük bir kayıp. Slayer’ın resmi web
sitesine girdiğim zaman Jeff’in bir konser fotoğrafı ve kocaman bir “Our
brother Jeff Hanneman, May He Rest In Peace (1964-2013)” yazısı çıkıyor
karşıma. Ortaokula giderken walkmanimde dinlediğim Hell Awaits’ler, Raining
Blood’lar aklıma geliyor. Bizler öylesine şanslı bir nesiliz ki; bu dönemleri
gördük ve yaşadık. Keşke bu talihsizlik meydana gelmeseydi ve yine aramızda
olsaydı. Bugün eminim dünyanın dört bir yerinde bu üzüntüyü yaşayan bir çok fan
benim gibi bloglarında ya da sosyal medya hesaplarında düşüncelerini paylaşıyorlar.
Jeff Hanneman; çok büyük bir etki bıraktı. Sadece kısa bir mesajla Rest In
peace yazarak geçiştirebileceğim bir müzisyen değildi. Zaten kimse bunu hak
etmez. Toprağı bol olsun. Unutulmayacak..
OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7
www.twitter.com/ocelik7
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
GÖZÜ YAŞLI BİR VALS
Rüstem tek başına sürdürdüğü basit hayatını, her zaman sevdiği şeyleri yapmak için yaşayan sıradan bir insan olarak geçirmeye devam ediyordu...
-
1992-95 yılları arasında geçen Bosna Hersek Savaşı, 2000’li yılların başından bu yana ilgilendiğim bir konu. Nezuk’tan başlayıp, Potoca...
-
Edgar Allen Poe; yaşadığımız dünya da gothic öykülerinin bir akım gücü oluşturmasına ön ayak olmuş en büyük yazarlardan biridir. Sadece es...
-
Hayallerinin efsanevi olduğuna inanan herkese, “Sadece nefesini dinlemek için uyanık kalabilirdim. Uyurken gülümseyişini görebilm...







