30 Haziran 2013 Pazar

IRON MAIDEN 26.07.2013 İSTANBUL - TÜRKİYE KONSERİ



Sadece bir karton parçası ama o herşey.. Tüm hayatımın anlamı.. Kaybettiğim bütün soyut değerlerin acısından arınmamı sağlayan, amacının hayatımın en önemli kültür olaylarından biri olmasını olanak tanıyacak olan bir karton parçası. Küçücük bir çocuk olduğum yıllardan bu yana hayata tutunma nedenlerimden biri olan insanları görmeye gidiyorum. Her üzüldüğümde, her hüzünlendiğimde ve her sevindiğimde beni bugüne kadar yalnız bırakmamış olan insanları görmeye gidiyorum. 1996'da onları tanıdığım ilk günden beri, dilek olay tam 17 yıldır, o eşsiz notaları ve müziği dinlemeden geçirdiğim, zihnimde yankılanmadan tamamladığım tek bir günüm bile yok. Sadece bir karton parçası için yazabildiklerim bunlar. Onları canlı canlı görmek, izlemek ve dinlemek yeryüzünde cenneti yaşamak gibi birşey olacak. Tarifini yapmamın, tasvir edebilmemin imkanı yok.

7 Haziran 2013 Cuma

CENNETTEKİ GÖZYAŞLARI, DRAZEN PETROVIC (1964-1993)


Sadece İyiler Genç Ölür..


"Hırvatistan'a gittiğimde gördüğüm cenaze töreni sanki bir devlet başkanı ya da çok önemli bir kişi için düzenlenmişti. Tahminde edebileceğiniz gibi.. Çok üzücü bir manzaraydı. Böyle bir insanın kariyerinin zirvesindeyken aramızdan ayrılışı gerçekten de trajik. "
Willis Reed (New Jersey Nets eski coachu ve yöneticisi)


Drazen Petrovic; 22.Ekim 1964'te Hırvatistan'ın Adriyatik denizi kıyısındaki küçük bir sahil kasabası olan Sibenik'te doğdu. 13 yaşında basketbolla tanıştı. İlk başarıları;


1980: İstanbul'da düzenlenen Avrupa Gençler Basketbol Şampiyonasında Hırvatistan milli takımına bronz madalya kazandırdı.
1981: Balkan Şampiyonası Yugoslavya Genç Milli takımına Altın madalya kazandırdı.
1982: Sibenka ile Avrupa Korac Kupası ikinciliği.
1983: Tekrar Sibenka ile Avrupa Korac Kupası ikinciliği.
1986: Cibona Zagrep ile Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası (O zamanki Euroleague) şampiyonluğu.
1987: Cibona Zagrep ile Avrupa Kulüpler Kupası şampiyonluğu. 
1988: Cibona Zagrep ile Avrupa Korac Kupası ikinciliği.
1988: Seoul Olimpiyatlarında Yugoslavya Milli takımı ile Gümüş madalya.
1989: Avrupa Basketbol Şampiyonasında Yugoslavya Milli takımı ile Avrupa şampiyonluğu.
1990: Dünya Basketbol Şampiyonasında Yugoslavya Milli takımı ile Dünya Şampiyonluğu.
1992: Barcelona Olimpiyatlarında Hırvatistan Milli takımı ile Gümüş madalya.


Drazen, Hırvat liginde Smelt Olimpija karşısında 112 sayı atarak kırılması çok zor bir rekoru eline geçirdi. 1988'de Avrupa Korac Kupasında Finlandiya temsilcisi Katkan karşısında da 62 sayı atarak. Avrupa kupalarında bir maçta atılan en yüksek sayı rekoru ile şu an günümüzde halen kırılmamış bir rekorun sahibi. 1989'da ki Avrupa şampiyonluğu ile beraber kariyerine NBA'de devam etti. Portland Trail Blazers'ta fazla forma şansı bulamadı buna rağmen 1990'da NBA finali gördü. Daha sonra New Jersey Nets'e transfer oldu ve bu adım basketbol dünyasının dönüm noktalarından biriydi.


Dönemin bir çok otoritesi onu basketbolu hayatta herşeyden önemli tutan bir insan olarak nitelendiriyorlardı. Fakat Yugoslavya'da başlayan savaş onun değer yargılarını değiştirmişti. 90'da patlak veren iç savaş Yugoslavya'yı ülke ve halk olarak ikiye bölmüştü. Kayıtlara göre son sezonunda Amerika'dayken kısa dalga radyo frekanslarından ülkesinde olup bitenleri takip ediyordu ve 1 yaz boyunca da ailesiyle Zagrep'te bombalardan kaçarak bir yaşam sürmüştü. Yugoslavya'da yaşanan savaşın trajedisi Drazen Petrovic'in basketbol aşkını ve evine duyduğu özlemi artırdı. Bu dönemden sonra Drazen ülkesini temsil etmeye devam etti ve bağımsız Hırvatistan milli takımında oynadı. 92 olimpiyatlarında sadece Jordan'lı Rüya Takıma yenilerek gümüş madalya kazandı. Hırvatistan kendi bağımsızlığını kazanmaya çalışırken o NBA'de bir yıldız, ülkesinde de bir kahraman haline geldi.


1993 sezonunda Drazen'in Nets ile kontratı bitmişti. Nets yönetimin kalması için yaptığı tüm ısrarlarına rağmen o ülkesine döndü. Hırvatistan'da savaş sürüyordu. Savaş devam ederken orada bulunmayadabilirdi. Sezonun ardından bir gazeteci ona "Neden savaş sürerken ülkene dönmek istiyorsun?" diye sorduğunda "Çünkü orası benim ülkem" dedi. Bu basına söylediği son sözler oldu. O yaz Yunanistan'dan iyi bir teklif almıştı ve Avrupa'da kalmak istediğini belirtircesine NBA yaz kampına katılmadı. Hırvatistan milli takımıyla Polonya'da ki bir turnuvada Slovenya'ya karşı bir hazırlık maçı oynadı. Bu maç onun kariyerindeki son maç oldu. Turnuvadan sonra takımıyla beraber Zagrep'e dönerken hayatını değiştirecek bir karar verdi. Takımla birlikte Zagrep'e dönmek yerine kız arkadaşıyla beraber Almanya'ya gitmeyi tercih etti.


"Cebinde Zagrep'e uçak biletleri olmasına rağmen, o bu bir kaç günlük kaçamağı yapmak istedi.."
Warren Legarie (Drazen Petrovic'in menajeri)


Drazen 7.Haziran.1993'te, 3 arkadaşıyla, Frankfurt'tan Zagrep'e giderken sabaha karşı 5 sıralarında, otobanda aşırı yağıştan kayganlaşan yolda aracın kontrolünü kaybederek bir kamyonla çarpıştı. Kaza anında Drazen ve kız arkadaşı hayatlarını kaybettiler.


1990 yılında, şu an ülkemizde Anadolu Efes basketbol takımının başında olan Dusan Ivkovic’in çalıştırdığı Yugoslavya milli takımı Dünya Şampiyonu olurken, o takımın en önemli oyuncuları Hırvat Petrovic ve Sırp Divac’tı. Dağılan Yugoslavya’nın en iyi oyuncuları ve iki en iyi arkadaştılar. Şampiyonluğun ardından parkelere inen bir taraftarın elinde Hırvatistan bayrağı vardı. Divac’ın söylediğine göre o taraftar Yugoslavya için kötü şeyler söyleyip sadece Hırvatistan’ı övmüştü. Vlade Divac şanssız bir şekilde hemen yanıbaşında gerçekleşen bu olaya sert bir tepki verdi; burda şampiyonun Yugoslavya olduğunu ve sadece Hırvatlara ait bir başarı olmadığını söyleyip, adamın elindeki Hırvatistan bayrağını alıp yere attı. Divac’ın bu hareketi Petrovic’le olan arkadaşlığını tamamen bitirdi. Drazen Petrovic aşırı milliyetçi bir Hırvat’tı ve ne kadar iyi arkadaş olsalar bile bunu kabul edemedi.


Vlade Divac ve Drazen Petrovic arasındaki dostluğun bitmesinin ardından Divac’ın o ölene kadar bu dostluğu kurtarma çabaları ve verdiği tüm demeçlerin hepsi birer insanlık dersi niteliğindedir. Onların hepsini burda yazmayacağım. ESPN’in 2010 yılı yapımı “Once Brothers” (Bir Zamanlar Kardeştiler) isimli belgeselinde hepsi çok iyi bir şekilde işlenmiş. Benim şimdiye kadar izlediğim en iyi belgesel. Basketbol adına çok büyük duygu dolu anlar, bir arkadaşlığın yıkılması ve ardından gelişen olaylar hem siyasi hem de spor açısından çok başarılı bir şekilde izleyiciye aktarılıyor.

Drazen Petrovic'in ölümünden sonra bütün dünyadan sevgi mesajları yağdı. Nets 3 numaralı formayı emekliye ayırdı. İsviçre Lozan'da Olimpiyat parkına Drazen'in bir heykeli dikildi. 2001'de Wimbledon şampiyonu Hırvat Goran Ivanisevic bu başarısını Petrovic'e adadı. Drazen Petrovic; Avrupa Basketbolunun dünya da söz sahibi olmasını sağlayan ve birçok Avrupalı oyuncuya NBA kapısını açan ilk ve tek önemli sporcuydu.


OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7

Dip Not: Tarih bilgileri Vikipedi, sporcu ve coach yorumlarıını Hoop Magazine'den aldım.


9 Mayıs 2013 Perşembe

FINAL FOUR DEĞERLENDİRMESİ 2



BARCELONA REGAL - REAL MADRID

Barcelona, Euroleague'in en az sayı yiyen, Real Madrid ise en çok sayı atan takımları. Barcelona, play off'lara gelene kadar yenilgi sayısı en az olan ve ligi hem ilk round maçlarında hem de Top 16'da en çok domine eden takımdı. Ancak play off'ların çok daha farklı bir atmosferi olduğunu Panathinaikos bizlere gösterdi. Barcelona'nın direncini kırdılar. Zor bir şekilde 3-2'lik bir seriden çıkarak son 4'e gelen Barcelona dominant kimliğini play off maçlarında kaybetti. Navarro, Jawai ve Tomic gibi oyuna direkt etki edebilecek yıldızların yanında Sada ve Ingles gibi görev adamlarına sahip gerçek bir savunma takımı olan Barcelona'yı, Real Madrid gibi ışık hızıyla oyun oynayan, Euroleague'in en iyi hücum takımlarından birine karşı izleyeceğiz. İzlemesi çok keyifli bir maç olacak.

Real Madrid ise Rudy Fernandez, Huartes ve Squarez'in oyun karakterleriyle şampiyonluğa inanmış ve adeta basketbola yeni bir tanım getirmiş gibi atletizm basketbolu oynayan bir takım.Bu karşılaşmada kilit oyuncular herkesin tahmin edeceği gibi Barcelona'dan Navarro, Real Madrid'ten ise Fernandez. Bireysel anlamda Fernandez'in Navarro'ya üstünlük kuracağını düşünüyorum ancak kazanıp finale çıkmak istiyorlarsa bu rolü tüm takım olarak oynamaları gerekiyor. Kritik anlarda Navarro'nun eline bakan Barcelona'ya karşı savunma karakterlerinide ön plana çıkarırlarsa rahatlıkla 2013 finalinde mücadele edeceklerdir.

Her iki maçta birer erken final. 10-12 Mayıs 2013'te, Londra'da Avrupa'nın en güçlü 4 basketbol takımını şampiyonluk yolunda izleyeceğiz. Bir basketbolsever olarak keyifli bir haftasonu geçireceğim. Bir taraftar olarak ise üzgün bir haftasonu. Regular season, Top 16 ve play off çeyrek finallerinde, temsilcimiz Anadolu Efes'in bu dört takımdan üçüne mağlubiyetler yaşatmış olması ve final four'a son 1 maç kala Euroleague'den elenmiş olup Londra'ya gelememesi.

OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7

3 Mayıs 2013 Cuma

JEFF HANNEMAN (31.Ocak.1964 - 02.Mayıs.2013)


Metal müziğin bugün yapıtaşı olan türevlerinden thrash metale hakkını veren grupların başında Slayer gelmektedir. Metallica, Megadeth ve Anthrax ile bir devrin başlangıcıdırlar. Bizler bir nesil olaarak bu grupları en sağlıklı zamanlarından, kariyerlerinin sonlarında oldukları zamana kadar dinleyebilme ayrıcalığına sahip olduk. Elbette "Big Four" diye adlandırılan bu dörtlü sonsuza kadar dayanamayacak, her hikayenin bir sonu vardır. Ancak hikaye daha ortalardayken kötü son yaşamak bir kabusun herşeyi değiştirebileceğinin bir kanıtıdır.

Jeff Hanneman kurulduğu 1981'den bu yana Slayer'ın bir üyesiydi. 10 stüdyo, 1 cover ve 2 konser albümünde yer aldı. Slayer'ın günümüzde bu kadar güçlü bir şekilde yer edinmesini sağlayan parçalar onun eserleriydi. Angel Of Death, Raining Blood, Season In The Abyss, South Of Heaven, War Ensemble şarkılarını o yazdı. Jeff, Punk müziğe hayran bir sanatçıydı. Undisputed Attitude albümü ve o albümdeki performansı onun her zaman bir Punk müzik seven müzisyen olarak hatırlanmasını sağlayacaktı. Nazi Almanyasına karşı bir sempatisi olduğu öne sürülüyordu. Nazi Almanya’sına kökenlerinden geldiği için bir hayranlığı vardı babası 1944’te savaşmıştı. Bugün metal tarihinin en sağlam parçalarından biri olan Angel Of Death’te Nazi Almanyasından bahsetmiştir. Sepultura ve bir çok metal grubu onun ve tüm Slayer üyelerinin Nazi olduğunu öne sürerek suçlamışlardır. Jeff ise Nazism ile ilgili bir bağımlılıkları olmadığını sadece müziğe ithafen konuyla ilgilendiklerini söylemiştir.

Jeff, talihsiz bir şekilde 2011 yılında bir örümcek tarafından ısırıldı ve komaya girdi. Komadan çıktığında bile zar zor yürüyordu ve uzun bir süre fizik tedavi gördü. Slayer’ın 1 yıl boyunca tüm turne ve konser programları altüst oldu. Örümcek kolundaki tüm dokuların ölümüne neden olmuştu, yapılan basın bildirilerinde bir ara kolunun tamamen kesilmesi gerektiği bile söylenmişti. O bir müzisyenin yaşayacağı en büyük trajediyi yaşamıştı. Slayer için şarkı yazmaya devam ediyordu ama gitarını eline alamıyordu. 1 yılın sonunda yeniden gitar çalmaya başlamıştı. Ancak bu sefer de karaciğer yetmezliği yaşamının önüne geçti ve dün (02.05.2013) Jeff aramızdan ayrıldı. Sadece 49 yaşındaydı. Evliydi, çocuğu yoktu.

Sağlık durumu yüzünden konserlere çıkamayınca; Slayer yaptığı basın açıklamasında Exodus grubunun gitaristi Gary Holt’un Jeff dönene kadar Slayer’la konserlere çıkacağını bildirdi. Sanırım Gary Holt artık Slayer’ın daimi bir üyesi oldu. Dün akşamdan beri bütün sosyal medya Jeff’in vefatıyla çalkalanıyor. Thrash metal için çok büyük bir kayıp. Slayer’ın resmi web sitesine girdiğim zaman Jeff’in bir konser fotoğrafı ve kocaman bir “Our brother Jeff Hanneman, May He Rest In Peace (1964-2013)” yazısı çıkıyor karşıma. Ortaokula giderken walkmanimde dinlediğim Hell Awaits’ler, Raining Blood’lar aklıma geliyor. Bizler öylesine şanslı bir nesiliz ki; bu dönemleri gördük ve yaşadık. Keşke bu talihsizlik meydana gelmeseydi ve yine aramızda olsaydı. Bugün eminim dünyanın dört bir yerinde bu üzüntüyü yaşayan bir çok fan benim gibi bloglarında ya da sosyal medya hesaplarında düşüncelerini paylaşıyorlar. Jeff Hanneman; çok büyük bir etki bıraktı. Sadece kısa bir mesajla Rest In peace yazarak geçiştirebileceğim bir müzisyen değildi. Zaten kimse bunu hak etmez. Toprağı bol olsun. Unutulmayacak..

OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7  

1 Mayıs 2013 Çarşamba

"BİR MAYIS AKŞAMI" RONNIE JAMES DIO 1942 - 2010




Sevgili Ronnie,

Bir Mayıs akşamı, tüm bunalımlarımla baş başa kalmış bir şekilde oturuyorum. Her gün winampımda çalan Black Sabbath, Rainbow ve Dio'nun eşsiz parçalarıyla gözlerimi kapayıp içinde yaşadığım Dünya'nın tüm riyakarlıklarını ve saçmalıklarını bir an olsun aklımdan çıkarabiliyorum. Efsanevi ses tonunla, biz Heavy Metal fanlarının yüreğimize işleyen sesinle gezegenden ayrılıyorum. Bu nasıl birşeydir; bu yaşam içinde ki bir çok olgudan daha üst seviyelerde bir sığınak, bir kaçıştır.




Bir mayıs akşamı, yine tüm bunalımlarımla başbaşa kalmış bir şekilde oturuyorum. Ekmek parası için ailemden ve dostlarımdan uzakta olduğum, hayata tutunduğum bir sevgilinin terk edişinden sonra yalnızlığın katil kollarında günlerimi geçirdiğim kronik anlardan birinde yine , beni hiç terk etmeyen unsurların başında olan sesini ve müziğini dinliyorum. Her gün ruhumun bedenimden ayrılabilme arzusuyla yanıp tutuştuğum, ancak inançlarım doğrultusunda sadece bu arzunun kendi kendine gerçekleşmesini beklemekten başka yapacak birşey olmadığının acımasız gerçeğiyle günümü beklemeye devam ederken, bana cesaret veren her zaman olduğu gibi senin sesin ve müziğin oluyor.

Bir mayıs akşamı, her zaman olduğu gibi tüm bunalımlarımla başbaşa kalmış bir şekilde oturuyorum. Senin ölüm haberin geliyor. İnsan der ki; sadece müzik, kitleleri eğlendiren bir unsur, bir anlık üzülürsün, saygıyla anar ve geçersin. İşte ben bunu yapamıyorum. Seni hiç görmedim ama son 12 yıldır, sesini duymadan geçirdiğim bir günü bile hatırlamıyorum. Neşeli zamanlarım kadar hüzün dolu zamanlarımda oldu. Hepsinde sen vardın, müziğinle, hayatıma kattığın coşkuyla, üzüntülü zamanlarımda, kalp kırıklıklarımı gitarlarının tellerinde anlamlandıran efsanevi insandın sen. Sen sadece eşsiz bir ses tonuyla kutsanmış, mükemmel bir Rock vokalisti değilsin, her zaman insanlara yardım edebilmek için kendini en öne atan, yardımsever, iyi bir eş, örnek bir adamsın. Tüm Heavy Metal dünyasının lideri, Rock müziğinin önderi, herşeyisin.

Toprağın bol olsun, huzur içinde uyu. Sesin sonsuzlukta yankılanacak. Herşey için teşekkürler.

OSMAN ÇELİK

www.twitter.com/ocelik7

DİP NOT: 17.05.2010'da yazmış olduğum bir yazıdır. Bu ay Ronnie James Dio'yu, ölümünün 3. yılında anacağız. 

THE FOLLOWING: THE FINAL CHAPTER, SEZON FİNALİNİN ARDINDAN


Tutku dolu bir yaşamın septik şizofreni ile buluşarak çöküntüye uğraması. Mükemmel bir hayatı parçalamak ve iyi ya da kötü kendi sonunu yazmak.

10.Şubat.2013’te The Following dizisinin 1. sezon pilot bölümünü izledikten sonra, bu blog üzerinde kritiklerimi paylaşmıştım. 3 ay sonra sezon finalini izledik ve bu ana kadar adeta soluksuz bir şekilde geldik. “The Following” in beni kendisine hayran bırakan en büyük özelliği; senarist ekibin, gothic dark türü edebiyatı ve en önemlisi çağlar önce aramızdan göçüp gitmiş Edgar Allen Poe gibi bir insanüstü yazarın ruhunu günümüze yansıtması oldu.

Bütün sezon boyunca Virginia Üniversitesinden edebiyat öğretmeni Joe Carroll’ın şizofren bir seri katile dönüştükten sonra işlediği sıra dışı cinayetlerle FBI’ın verdiği mücadeleyi izledik. Joe Carroll çok zeki bir adam ve onun karakterini canlandıran James Purefoy’un oyunculuğuna, o rolü canlandırışına, o karaktere hayat verişine hayranım. Sezon finalleri, her zaman yeni sezon onayı alan bir yapım için belirsiz ve soru işaretleri ile dolu olarak biter. İlk sezonu bu şekilde bitirdikten sonra önümüzdeki yıl bu gizemin ne şekilde ilerleyeceğine tanık olacağız.

The Following'in senarist ekibi öylesine cesur ki; bugün yepyeni bir adım attılar. Dünya da gothic edebiyat denince akla gelen ilk isim olan Edgar Allen Poe’nun eserlerini oldukça kötü bir şekilde aksettirdiler, Poe maskelerini birer korku filmindeymişçesine oyuncular üzerinde kullandılar. Bugün günümüzde Edgar Allen Poe’nun soyundan yaşayanlar olsaydı bu yapıma onay vermeyeceklerini hatta ciddi mahkemelik sonuçlar ortaya çıkacağını düşünebilirdik. Dizi pilot bölümün ardından 8.2 gibi çok yüksek bir puanla IMDB’de kendine yer buldu. Böylesine devam eden bir rating sonunda yetişen yeni nesil okur kitlesinin de, Edgar Allen Poe’dan uzak duracağını düşünüyorum. The Following ekibi böylesine bir adım attı ve belki de ilerleyen yıllarda; ölüm ve aşk üzerinden sanat yapacak olan her yapıtın önüne geçti diyebiliriz.

Düşlerinin ölümsüz olduğuna inanan bir yazarın bu hayata ve insanlığa kattıklarını inkar edemem ve bundan sonra ne olacağınıda bilemem ancak; dizi ne kadar başarılıda olsa Edgar Allen Poe gibi bir yazarın ciddi anlamda kötülük olarak tanıtılmasını pek de hoşgörülü karşıladığımı söyleyemem. Hatta sezon finalinde Ryan Hardy’nin Joe’yu kışkırtmak için bile olsa Poe için söylemiş olduğu sözler gerçekten rahatsız ediciydi. Bu diziye bağlanmamın ve müptelası olmamın başlıca nedeni pilot bölümden sezon finaline kadar giden 15 bölüm boyunca ajan Ryan Hardy ile seri katil Joe Carroll arasında geçen diyaloglardı. Her karşı karşıya geldiklerinde ağızlarından adeta sanat akıyordu. Diziyi dikkatli takip edenler ana düşüncenin ardında; günümüz toplumunun çoğunlukla kaybettiği sevgi, güven, sadakat, fedakarlık ve aile kavramı değerleri adına çok güçlü mesajların yer aldığını göreceklerdir.

“The Following”i izlemediyseniz bir an önce başlayın. Soluksuz bir maceranın içinde bulacaksınız kendinizi. Muhteşem birer akla sahip iki insanın beyin fırtınası hissettiren akıl almaz karşılaşmalarını gördükçe o maceraya dahil olacaksınız. Kevin Bacon ve James Purefoy’un oyunculukları mükemmel ötesi. Yan karakterlerin de hikayeye dağılımı kusursuz. Her birinin kendine ait dünyalarından çıkış aradıkları inanılmaz bir dram ve gizem gözlerinizin önüne serilecek ve tüm parçaları birleştirmeye çalıştığınızda zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacaksınız.

OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7

27 Nisan 2013 Cumartesi

FINAL FOUR DEĞERLENDİRMESİ


OLYMPIACOS – CSKA MOSCOW

Geçtiğimiz yıl İstanbul’da gerçekleşen Final Four finalinde karşı karşıya gelen bu iki ekip, bu yıl Londra’da ki Final Four’da finale kalmak için mücadele edecekler. Geçen sene İstanbul’da sürpriz bir son saniye basketiyle şampiyonluğa ulaşan takım Olympiacos olmuştu. Bu yıl Londra’da tarihin tekerrür edeceğini düşünmüyorum.

CSKA Moskova, Andrei Krilenko ve Shved haricinde çekirdek kadrosunu korudu ve Teodosic, Krstic, Weems, Kaun gibi bireysel yetenekleri ve coşturuculuğu yüksek oyunculara sahip. Herşeyden önemlisi de efsane coach Ettore Messina bu yıl yeniden yuvasında ve bu harika takımın başında. Öte yandan Olympiacos ise geçen yıl ki şampiyon kadrosundan önemli dinamikleri gönderdi ve Spanoulis’in etrafında dönen bir sistem oluşturdu. Bu sistem bugüne kadar içeride oynadıkları atmosfer ile kendi kendini götürdü ve saha avantajlarınıda en iyi şekilde kullanarak son 4’e kadar geldi. Spanoulis dışında CSKA’da ki oyunculara tecrübe bakımından yakın duran bir başka yardımcı oyuncuları yok ve Anadolu Efes serisinde psikolojik olarak çok gerildiler. Yine de her şeye rağmen coachları Bartzokas’ı kutlamak gerekir. Fazlasıyla kısıtlı bir kadroyu son 4’e kadar getirdi. Ancak daha ilerisini görebileceklerini sanmıyorum.

CSKA şu anda oldukça konsantre olmuş bir takım ve geçen yıl ki kötü anılarını unutturmak için ellerinden geleni yapacaklardır.  Coach Messina bu tip stresli Final Four’lar da daha derin bir tecrübe ve oyun anlayışına sahip. CSKA Moskova’nın 2008’de ki son Euroleague şampiyonluğunda, final maçının olduğu günün sabahı babasını kaybetmişti. Madrid’den İtalya’ya dönmedi ve takımının başında kaldı. Aynı günün akşamı final maçına çıktı ve bir insanın yaşayabileceği en kötü duyguları içine hapsederek oyun rotasyonunu korudu, CSKA Moskova’yı şampiyonluğa taşıdı. Maçın bittiği anda gözyaşlarıyla beraber, her şeyi bırakıp tribünde cenazeden sonra onu desteklemeye gelen ailesine koştu. Messina o ana kadar her şeyi içinde kapalı tutmuş, oyuna odaklanmıştı. Böylesine başarılı bir teknik adam, Avrupa’nın en iyi oyuncularından kurulu bir takımın başında olunca başarı kaçınılmaz olur. Bugün Spanoulis dışında ki Olympiacos’un kadrosundaki sporcular, CSKA’dakiler kadar iyi olsalardı bile; Olympiacos coachu Bartzokas’ın yine de Ettore Messina’dan daha konsantre olup oyuna müdahale edebileceğini düşünemezdim. Bu yüzden CSKA Moskova’nın rahat bir şekilde Olympiacos’u geçip finale çıkacağını düşünüyorum.

OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7

GÖZÜ YAŞLI BİR VALS

Rüstem tek başına sürdürdüğü basit hayatını, her zaman sevdiği şeyleri yapmak için yaşayan sıradan bir insan olarak geçirmeye devam ediyordu...