Rüstem tek başına sürdürdüğü basit hayatını, her zaman sevdiği şeyleri yapmak için yaşayan sıradan bir insan olarak geçirmeye devam ediyordu. Müzik ve spor, özellikle basketbol onun gözünde başlı başına birer kültür ve insanlık olaylarıydı. Ortaokul sıralarında tanıştığı hard rock ve türevleri müzikler yapan grupları 40'lı yaşlarında da severek dinlemeye devam ediyordu.
Kanadalı araştırmacı Sam Dunn'ın metal müzik için yaptığı belgeseller serisinde uluslararası yayınlarda yazıları yayımlanan müzik yazarlarından biri röportaj esnasında; ''Mozart ya da Bethoveen günümüzde yaşasalardı, kesinlikle birer metal grubunda çalarlardı.'' demişti. Bu tespit onun müzik tutkusundaki sağlamalardan biriydi. Her gün işe gelip giderken telefonundaki müzik uygulamasında oluşturduğu playlistler içindeki sayısız hard rock ve heavy metal gruplarının arasında bu gruplara nazaran onlarca klasik müzik sanatçısı da bulunuyordu. Yolda zaman zaman kulaklıklarında çalan Vivaldi'nin Four Seasons eserlerinden biri ya da Laurence Dreyfus'un Sonata for Viola Da Gamba in G Major'u tüm zihnine tarifi mümkün olmayan bir huzur yayardı Rüstem'in. Sabah işe ya da akşam iş dönüşü eve gidiyor olurdu ve her iki yönde o eşsiz notalar içinde birer cennet yoluna dönüşürdü onun için.
Bir gün, telefonundaki müzik uygulamasının algoritması ona adeta aşık olabileceği bir parça önerdi. Oyunculuğuna da hayran olduğu Sir Anthony Hopkins'in bestelediği ve 50 yıl çekmecesinde saklı tuttuğu bir vals eseri olan "And The Waltz Goes On" efsanevi tonlarıyla Andre Rieu'nun muhteşem orkestrası eşliğinde, tramvayda iş yerine gitmekte olan Rüstem'in hayatını bir anda ele geçirdi. Rüstem, bu eşi benzeri olmayan parçaya akıl erdiremediği bir tepki verdi. Müzik onu hüngür hüngür ağlatmaya başlamıştı. Etrafındaki insanların dikkatini çekmemek için hemen müziği kapatıp kulaklıklarını cebine koydu. Fakat ağlama nöbeti sakin tonlara yürüdüğü halde birkaç dakika boyunca geçmemişti. Valsin sadece ilk bir dakika, on saniyesini dinleyebilmişti ve o notalar karşısında verdiği tepki çok sağlam bir ağlama krizi olmuştu. İş yerinde müziği açmadı. Akşam olmasını sabırsızlıkla bekledi. Eve gittiğinde yüksek sesle dinlemeye başladı ve tepkisi yeniden aynı oldu. Ağlarken kalbinin titrediğini hissediyordu. Çok yoğun duygularla yaşıyordu Sir Anthony Hopkins'in bestelediği valsi. Geçmişte yaşadığı tüm acılar birer birer sallanıyordu içinde. Çağın ötesinde bir müzikti bu kelimenin tam anlamıyla harikuladeydi.
Bu parçayı mutlaka müzik listesine almalıydı. Kendi kendini telkin etti. Dışarı çıktığında dinlerken gözleri dolabilirdi, dikkat çekmeyecek şekilde ağlayabilirdi de ama bu ağlama bir haykırışa ya da yüksek desibelli bir ağıta dönüşemezdi. Görenler delirdiğini düşünebilirlerdi, yardım eli falan uzatırlardı. Gereksizliklerle dolu bir an olurdu. Valsi müzik listesine ekledi Rüstem. Telkinleri de işe yaramıştı. Parçayı her gün dinliyordu. İlk dinlediği anda olduğu gibi hüngür hüngür ağlamıyordu ama gözleri doluyor ve yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu. Elinin tersiyle o yaşları siliyordu Rüstem. Müzik uygulamasının 'karışık çal' moduna güvenmediği için valsi kendi özgür iradesiyle açıp dinliyordu artık işe gidip gelirken. Cebinde selpak mendiller taşımaya başlamıştı gözyaşlarını silmek için. Bir ayı geçkin bir süre boyunca her gün işe, eve, basketbol salonuna, arkadaşlarının yanına gidip gelirken dinledi Hopkins'in eserini Rieu'nun muhteşem yorumuyla. Her gün ağladı Rüstem. Artık kendi iradesiyle şarkıyı açmamaya başladı. İşe gidiş süresi yirmi beş dakikaydı. Her gün elli dakika boyunca üç yüz küsür şarkının arasında valsin karışık modda karşısına çıkma ihtimali pek bir azdı. Uzun bir süre boyunca da buluşmadılar eserle.
Bir mevsim geçmişti Sir Anthony Hopkins'in "And The Waltz Goes On" valsini dinlemeyeli ve bu Rüstem'in aklından tamamen çıkmıştı. Hayat koşuşturması bu ve bunun gibi yaşamına dokunan değerleri istemeden de olsa göz ardı etmesine sebep oluyordu. Bir süre sonra basketbol oynamayı da bıraktı Rüstem. İlerleyen yaşı, ağırlaşan vücudu, iş yoğunluğu gibi faktörler onun basketbola vakit ayırmasını engellemeye başlamıştı. Bu yüzden spor salonu üyeliğini yenilemedi.
Bir pazar günü ev temizliğini bitirdikten sonra sahile yürüyüşe çıktı. Yürüyüşünü tamamlayıp markete uğradı. Tüm yürüyüş ve alışveriş esnasında kafası o kadar doluydu ki; müzik dinlemeyi unutmuştu. Marketten iki elini de dolduracak poşetlerle çıkmadan önce kulaklıklarını takıp müziğini açtı ve aldıklarını iki eline dengeli bir şekilde yüklenip eve doğru yürümeye başladı. Ana caddeyi geçip yaşadığı sokağa girecekken müzik uygulamasının ani bir sürpriziyle neredeyse dört aydır dinlemediği ve dinlemek istediğini bile unutmuş olduğu vals kulaklarında bangır bangır çalmaya başladı. Müzik o kadar güzeldi ki; Rüstem'in ayakları altında hissettiği asfalt yok olmuştu. Yürürken adeta uçuyordu. Sonra hiç hesaba katmadığı bir şey oldu. Yoğun duygu seli ve kalp titremeleri eşliğinde hızla ağlamaya başladı. Beyni göz kaslarına ve çenesine o kadar güçlü sinyaller yolluyordu ki; göz yaşları sürekli akıyor, iki dudağı da ağlarken çok ses çıkmasın diye aşırı bir mücadele veriyordu. Poşetleri bir iki saniye için yere bırakıp müziği kapatmak basit bir seçim gibi gözükse de notaların güzelliği ona engel oldu. Elleri doluyken büyülenmiş bir şekilde yürümeye ve ağlamaya devam etti. Onu gören insanlar, elleri market poşetleriyle dolu bu ağlayan adamın ne problemi olabilir diye düşündüler. Kulağındaki küçük kablosuz kulaklıkları görenler telefonla konuştuğunu düşünerek geçip gittiler. O kulaklıkları görmeyen bir kişi yardımcı olmak için seslendi. Rüstem, göz yaşları arasında kedisine seslenen kişiyi gördü ama son ses dinlediği valsten onu duymadı, hızla yanından geçip gitti. Koşar adımlarla yorulduğunu unutmuşçasına yürüyor ve bir an önce evine ulaşmak istiyordu. Artık son elli metreye girmişti. Yedi dakika uzunluğundaki vals bitmek üzereydi ve son düzlükte başka insanlar gözükmüyordu. Sonunda apartmana girdi. Hem şarkı sona ermişti hem de Rüstem biraz sakinleşmişti. Tam bir yıldır oturduğu bu yeni apartman dairesine girip çıktığı her gün neredeyse kimseyle karşılaşmazdı. Önce apartman görevlisi Cengiz abi, ardından eski yönetici Hatice Hanım, sonra apartmanın muhtarı Afet Hanım peş peşe belirdiler. Rüstem'in ağlamaktan kıpkırmızı olmuş suratını görüp anlam veremeyen apartman sakinleri ona "İyi misin?" diye sorular yönelttiler. Işık hızı ile dairesine girmek isteyen Rüstem her birine "İyiyim iyiyim, teşekkürler" diye geçiştirici cevaplar vererek basamakları üçer dörter atlayarak çıktı. Yorgunluğunu hesaba katmayıp düşecek gibi oldu ama sonra dengesini kurdu ve nihayet eve girmeyi başardı.
Eve girip hiçbir şey yapmadan poşetleri yere bıraktı ve koltuğa oturup düşünmeye başladı.
"Bu kadar güzel bir sanat eseri, beni neden bu kadar ağlatıyor? Bu kadar güzel bir sanat eseri, ruhumu okşayan notalar neden bana zarar veriyor?"
Rüstem hiçbir zaman bu düşünceleri oluşturan soruların cevabını bulamadı. Sir Anthony Hopkins'in nefis valsini her zaman evde yalnızken dinledi ve ağladı. Ağladıkça rahatladı. Rahatladıkça düşündü. Sadece güzel şeyleri düşündü. Bu vals öyle bir büyüye sahipti ki; güzelliği yüksek perdeden sevinç gözyaşları döktürüyor, bitince de huzuru hissettiriyordu. Acaba diğer insanlarda da böyle garip tepkiler oluşuyor muydu? Belki bir gün öğrenirdi. Rüstem çok sevdiği basketboldan vazgeçmişti. Artık bu sporu yapmıyordu, işin sadece izleyici kısmında yer alıyordu. Müzik ise hiçbir zaman onu yalnız bırakmayacaktı. Bu düşüncenin huzuruyla günlerini sürdürdü.
OSMAN ÇELİK