9 Şubat 2025 Pazar

GÖZÜ YAŞLI BİR VALS

Rüstem tek başına sürdürdüğü basit hayatını, her zaman sevdiği şeyleri yapmak için yaşayan sıradan bir insan olarak geçirmeye devam ediyordu. Müzik ve spor, özellikle basketbol onun gözünde başlı başına birer kültür ve insanlık olaylarıydı. Ortaokul sıralarında tanıştığı hard rock ve türevleri müzikler yapan grupları 40'lı yaşlarında da severek dinlemeye devam ediyordu.

Kanadalı araştırmacı Sam Dunn'ın metal müzik için yaptığı belgeseller serisinde uluslararası yayınlarda yazıları yayımlanan müzik yazarlarından biri röportaj esnasında; ''Mozart ya da Bethoveen günümüzde yaşasalardı, kesinlikle birer metal grubunda çalarlardı.'' demişti. Bu tespit onun müzik tutkusundaki sağlamalardan biriydi. Her gün işe gelip giderken telefonundaki müzik uygulamasında oluşturduğu playlistler içindeki sayısız hard rock ve heavy metal gruplarının arasında bu gruplara nazaran onlarca klasik müzik sanatçısı da bulunuyordu. Yolda zaman zaman kulaklıklarında çalan Vivaldi'nin Four Seasons eserlerinden biri ya da Laurence Dreyfus'un Sonata for Viola Da Gamba in G Major'u tüm zihnine tarifi mümkün olmayan bir huzur yayardı Rüstem'in. Sabah işe ya da akşam iş dönüşü eve gidiyor olurdu ve her iki yönde o eşsiz notalar içinde birer cennet yoluna dönüşürdü onun için.

Bir gün, telefonundaki müzik uygulamasının algoritması ona adeta aşık olabileceği bir parça önerdi. Oyunculuğuna da hayran olduğu Sir Anthony Hopkins'in bestelediği ve 50 yıl çekmecesinde saklı tuttuğu bir vals eseri olan "And The Waltz Goes On" efsanevi tonlarıyla Andre Rieu'nun muhteşem orkestrası eşliğinde, tramvayda iş yerine gitmekte olan Rüstem'in hayatını bir anda ele geçirdi. Rüstem, bu eşi benzeri olmayan parçaya akıl erdiremediği bir tepki verdi. Müzik onu hüngür hüngür ağlatmaya başlamıştı. Etrafındaki insanların dikkatini çekmemek için hemen müziği kapatıp kulaklıklarını cebine koydu. Fakat ağlama nöbeti sakin tonlara yürüdüğü halde birkaç dakika boyunca geçmemişti. Valsin sadece ilk bir dakika, on saniyesini dinleyebilmişti ve o notalar karşısında verdiği tepki çok sağlam bir ağlama krizi olmuştu. İş yerinde müziği açmadı. Akşam olmasını sabırsızlıkla bekledi. Eve gittiğinde yüksek sesle dinlemeye başladı ve tepkisi yeniden aynı oldu. Ağlarken kalbinin titrediğini hissediyordu. Çok yoğun duygularla yaşıyordu Sir Anthony Hopkins'in bestelediği valsi. Geçmişte yaşadığı tüm acılar birer birer sallanıyordu içinde. Çağın ötesinde bir müzikti bu kelimenin tam anlamıyla harikuladeydi.

Bu parçayı mutlaka müzik listesine almalıydı. Kendi kendini telkin etti. Dışarı çıktığında dinlerken gözleri dolabilirdi, dikkat çekmeyecek şekilde ağlayabilirdi de ama bu ağlama bir haykırışa ya da yüksek desibelli bir ağıta dönüşemezdi. Görenler delirdiğini düşünebilirlerdi, yardım eli falan uzatırlardı. Gereksizliklerle dolu bir an olurdu. Valsi müzik listesine ekledi Rüstem. Telkinleri de işe yaramıştı. Parçayı her gün dinliyordu. İlk dinlediği anda olduğu gibi hüngür hüngür ağlamıyordu ama gözleri doluyor ve yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu. Elinin tersiyle o yaşları siliyordu Rüstem. Müzik uygulamasının 'karışık çal' moduna güvenmediği için valsi kendi özgür iradesiyle açıp dinliyordu artık işe gidip gelirken. Cebinde selpak mendiller taşımaya başlamıştı gözyaşlarını silmek için. Bir ayı geçkin bir süre boyunca her gün işe, eve, basketbol salonuna, arkadaşlarının yanına gidip gelirken dinledi Hopkins'in eserini Rieu'nun muhteşem yorumuyla. Her gün ağladı Rüstem. Artık kendi iradesiyle şarkıyı açmamaya başladı. İşe gidiş süresi yirmi beş dakikaydı. Her gün elli dakika boyunca üç yüz küsür şarkının arasında valsin karışık modda karşısına çıkma ihtimali pek bir azdı. Uzun bir süre boyunca da buluşmadılar eserle.

Bir mevsim geçmişti Sir Anthony  Hopkins'in "And The Waltz Goes On" valsini dinlemeyeli ve bu Rüstem'in aklından tamamen çıkmıştı. Hayat koşuşturması bu ve bunun gibi yaşamına dokunan değerleri istemeden de olsa göz ardı etmesine sebep oluyordu. Bir süre sonra basketbol oynamayı da bıraktı Rüstem. İlerleyen yaşı, ağırlaşan vücudu, iş yoğunluğu gibi faktörler onun basketbola vakit ayırmasını engellemeye başlamıştı. Bu yüzden spor salonu üyeliğini yenilemedi.

Bir pazar günü ev temizliğini bitirdikten sonra sahile yürüyüşe çıktı. Yürüyüşünü tamamlayıp markete uğradı. Tüm yürüyüş ve alışveriş esnasında kafası o kadar doluydu ki; müzik dinlemeyi unutmuştu. Marketten iki elini de dolduracak poşetlerle çıkmadan önce kulaklıklarını takıp müziğini açtı ve aldıklarını iki eline dengeli bir şekilde yüklenip eve doğru yürümeye başladı. Ana caddeyi geçip yaşadığı sokağa girecekken müzik uygulamasının ani bir sürpriziyle neredeyse dört aydır dinlemediği ve dinlemek istediğini bile unutmuş olduğu vals kulaklarında bangır bangır çalmaya başladı. Müzik o kadar güzeldi ki; Rüstem'in ayakları altında hissettiği asfalt yok olmuştu. Yürürken adeta uçuyordu. Sonra hiç hesaba katmadığı bir şey oldu. Yoğun duygu seli ve kalp titremeleri eşliğinde hızla ağlamaya başladı. Beyni göz kaslarına ve çenesine o kadar güçlü sinyaller yolluyordu ki; göz yaşları sürekli akıyor, iki dudağı da ağlarken çok ses çıkmasın diye aşırı bir mücadele veriyordu. Poşetleri bir iki saniye için yere bırakıp müziği kapatmak basit bir seçim gibi gözükse de notaların güzelliği ona engel oldu. Elleri doluyken büyülenmiş bir şekilde yürümeye ve ağlamaya devam etti. Onu gören insanlar, elleri market poşetleriyle dolu bu ağlayan adamın ne problemi olabilir diye düşündüler. Kulağındaki küçük kablosuz kulaklıkları görenler telefonla konuştuğunu düşünerek geçip gittiler. O kulaklıkları görmeyen bir kişi yardımcı olmak için seslendi. Rüstem, göz yaşları arasında kedisine seslenen kişiyi gördü ama son ses dinlediği valsten onu duymadı, hızla yanından geçip gitti. Koşar adımlarla yorulduğunu unutmuşçasına yürüyor ve bir an önce evine ulaşmak istiyordu. Artık son elli metreye girmişti. Yedi dakika uzunluğundaki vals bitmek üzereydi ve son düzlükte başka insanlar gözükmüyordu. Sonunda apartmana girdi. Hem şarkı sona ermişti hem de Rüstem biraz sakinleşmişti. Tam bir yıldır oturduğu bu yeni apartman dairesine girip çıktığı her gün neredeyse kimseyle karşılaşmazdı. Önce apartman görevlisi Cengiz abi, ardından eski yönetici Hatice Hanım, sonra apartmanın muhtarı Afet Hanım peş peşe belirdiler. Rüstem'in ağlamaktan kıpkırmızı olmuş suratını görüp anlam veremeyen apartman sakinleri ona "İyi misin?" diye sorular yönelttiler. Işık hızı ile dairesine girmek isteyen Rüstem her birine "İyiyim iyiyim, teşekkürler" diye geçiştirici cevaplar vererek basamakları üçer dörter atlayarak çıktı. Yorgunluğunu hesaba katmayıp düşecek gibi oldu ama sonra dengesini kurdu ve nihayet eve girmeyi başardı.

Eve girip hiçbir şey yapmadan poşetleri yere bıraktı ve koltuğa oturup düşünmeye başladı.

"Bu kadar güzel bir sanat eseri, beni neden bu kadar ağlatıyor? Bu kadar güzel bir sanat eseri, ruhumu okşayan notalar neden bana zarar veriyor?"

Rüstem hiçbir zaman bu düşünceleri oluşturan soruların cevabını bulamadı. Sir Anthony Hopkins'in nefis valsini her zaman evde yalnızken dinledi ve ağladı. Ağladıkça rahatladı. Rahatladıkça düşündü. Sadece güzel şeyleri düşündü. Bu vals öyle bir büyüye sahipti ki; güzelliği yüksek perdeden sevinç gözyaşları döktürüyor, bitince de huzuru hissettiriyordu. Acaba diğer insanlarda da böyle garip tepkiler oluşuyor muydu? Belki bir gün öğrenirdi. Rüstem çok sevdiği basketboldan vazgeçmişti. Artık bu sporu yapmıyordu, işin sadece izleyici kısmında yer alıyordu. Müzik ise hiçbir zaman onu yalnız bırakmayacaktı. Bu düşüncenin huzuruyla günlerini sürdürdü.


OSMAN ÇELİK

26 Temmuz 2020 Pazar

GÖZLERİNDE VE RUHUNDA HİÇ ANLATILMAMIŞ BİR ÖYKÜ


19.Nisan.2022 - Belgrad, Sırbistan
Hava 20 derece, ne soğuk ne de çok sıcak. Güneş tam üstümde insanın kalbini ısıtan bir şekilde parlıyor. Balkanların bu güzel havasını ve doğasını çok seviyorum. Aklımı meşgul eden, cevaplarını bulamadığım tüm soruları buradayken unutuyorum. Birçok insan Kalemegdan’da yürüyüş yapıyor. Yaşlı bir çift el ele. Ben onlara hayranlıkla bakarken, yanımdan geçiyorlar ve gülümseyip selam veriyorlar. O kadar güzel görünüyorlar ki; aşkla süren bir hayat, Avrupanın en çok sevdiğim yerinde. İmrenmemek elde değil. En son 4 yıl önce gelmiştim buraya. Şu an zamanlama çok yanlış. Birkaç gün önce en yakın arkadaşlarımdan birinin ve kafamdaki düşüncelerin üstüme üstüme gelmesinden dolayı kaçıp buraya gelmeme neden olan kadının peş peşe doğum günleriydi. İkisinin de yanlarında olamadım ama buna rağmen 4 yıl önceki gibi aynı huzur, aynı rahatlık ve aynı kendimi iyi hissettiren tüm duygular hakim tekrar bedenimde ve zihnimde. Burası gerçekten büyüleyici bir yer.

Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği yer.
Belgrad - SIRBİSTAN
Foto: Osman ÇELİK

Vakit burada gerçekten çok hızlı geçiyor. Albert Einstein’in İzafiyet Teorisinin sağlaması gibi. 6 gün hızlıca geçti. Bugün son günüm ve göz açıp kapayıncaya kadar Zemun’a geldim. Sava nehrinden Tuna’ya kadar yürüdüm. İstediğim kaçış noktası buydu. 7 gün boyunca gün ortası, gün batımı ve hatta gün doğumunda buradaydım. Uçağa binmeden kendimi buna inandırmıştım. Düşünceler zarar veriyorsa; kendini en huzurlu hissettiğin yere git. Bu yer birçok insan için evidir, yuvasıdır. Ne yazık ki benim için evimden yaklaşık 1500 km uzakta olan, Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği nokta. Yani her istediğim zaman kalkıp gelemeyeceğim çok uzak bir yer. Mümkün olabilecek en iyi şekilde faydalanıyorum. Buraya en son 4 yıl önce 2018’de gelmiştim. Bu ikinci gelişim ama yirminci gelişimmiş gibi tüm ambiansı zihnime kazıdım. Ülkeme dönünce deneyeceğim. Gözlerimi kapatıp Balkanların huzur veren görüntüsünü zihnimde resmedeceğim.

Tuna nehri
Belgrad - Sırbistan
Foto: Kaan SAMSA

31.Temmuz.2022 - İzmir
Zaman zaman iyi bir aile babası, iyi bir eş olmak üzerine hayaller kurarım. Bazen bu duygulara çok yakın olduğumu hissediyorum. Ama bazen de çok uzak geliyor tüm bu hisler. Tüm hayatımı tüketecek ve kalan ömrümün her gününü aynı şekilde geçirecekmişim gibi. Bu sadece sorumluluk altına girmekten kaynaklı bir korku ya da benim bu sevgiyi taşıyamayacak olmamla ilgili değil. Sadece kendime karşı dürüstsem, bir şeylerde iyi olduğumu bilip ölmeyi tercih edebilmemle ilgili. Yani bir sevgili veya bir arkadaş olarak, bir eş olmaktan daha başarılı olacaksam hep öyle kalayım.

Tüm yaşamım boyunca huzur ve mutluluk içinde geçirdiğim bütün zamanların toplamına eşitti yanında olduğum her an.  Sesini duymak, gülen gözlerinin içine bakmak, ruhunun iyilik saçan enerjisini zihnimde ve vücudumun her hücresinde hissetmek, cennet tanımının yeryüzünde var olduğunun kanıtıydı benim için.

Ne hissettiğimi bilmeden yürüyordum aklımın benim için çizdiği yolda. O yol çizilmemişken; her türlü engel vardı. Şimdi engellere aldırış etmeden gidiyordum. Kimi insan yaşadığı bu duygulara bir anlam yüklemeye korkar ve içine kapanır. Kimisi bir noktaya kadar cesurdur ve içinde yaşar ama bunu acı çekerek yapar. 2016’da yazar Doğu Yücel’in bir seminerinde farkına varmıştım; sevginin en zor olanında (karmaşık) bile travmatik etkileşimleri eğlenceye çevirebilme kabiliyetini. Daha önemli ne olabilirdi ki; senin yanında olmaktan, sevinçlerini ve hüzünlerini paylaşmaktan, olabilecek en doğru şekilde hayatında olmak, birlikte gülmek, eğlenmek ve mümkün olduğunca bu hayattan zevk almak.

11.Mayıs.2023 – İzmir
Hayatım boyunca basketbol kültürlerine hayran olduğum, yakın tarihiyle beni büyüleyen dağılmış Yugoslavya’nın ve şu an ki Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a 5 yıl önce ilk gittiğimde Sırpların ulusal içkileri Rakija’nın ev yapımı olanlarında kullanılan küçük hediyelik şişelerine Sava ve Tuna nehirlerinden sular doldurmuştum. Kitaplığımın en güzel yerinde tutuyordum o şişeleri. Evin kedisinin ulaşmakta zorlanacağı bir yerde. Şişelerin mantarları çok sıkı kapalı oldukları halde azar azar suların buharlaştığını hissediyordum. Her yıl bir miktar azalıyorlardı.

Bugün onların tamamen tükendiklerini gördüm. Kitaplığın bulunduğu odaya her girişimde, o iki şişenin aynı oda içinde bulunduğunu bilmek bana her zaman huzur veriyordu. Kendimi iyi hissettiğim yeri aklıma kazımıştım zaten. O şişeler, her istediğim zaman gidemediğim o güzel yere zihnimde kaçabilmem için bana yardım ediyorlardı. Küçük de olsa bir parçam eksildi.


23Ağustos.2023 – İzmir
Platonik Aşıklar Krallığının asil üyelerinden biriydim. Artık bir hiçim, kendi içimde yaşattığım tüm o romantik saçmalıklar ve kendimi kandırışım bugün bitti. Şimdi başka bir adamın kollarında olduğuna göre bir sürü hisli söz söylememe gerek yok bundan sonra. Mutluluklar. Hep iyi olmanı diledim. Senin için en iyi olmayı isterdim. Bu mümkün olmasa da hep mutlu olmanı diledim. Tebessümün hiçbir zaman eksilmesin.


31.Ekim.2023 - İzmir
6 aylık olduğu zamandan bu yana hayatımın bir parçası olan, evimin neşesi canım kedim, 1 hafta önce 14 yaşında melek oldu. Şimdi her şey boş geliyor. 20 gün sonra 40 olacağım. Ama olmak istemiyorum. Küçük ecza dolabımdaki tüm ilaçlar bana bakıyorlar. Sanırım bu daha acısız olurdu banyoyu kana bulamakta kötü bir fikir zaten.

Allahım neler düşünüyorum böyle? Buradan uzaklaşmam gerekiyor. Huzur veren yere gitmeliyim. İçimdeki tüm olumsuz düşünceler Tuna nehrine aksın gitsin. Bilet bakıyorum ama yakın tarihte gitmem mümkün değil. Bu ücretleri karşılayamam. En olumlu seçenek yılbaşından sonraya kalıyor.


12.Ocak.2024 – Belgrad, Sırbistan
İşte yine buradayım. Bu üçüncü gelişim. Çok güzel. Daha önce hep sıcak mevsimlerde gelmiştim. Kışın burası çok daha güzelmiş. Kar taneleri o kadar güzel düşüyor ki Tuna’nın üstüne. İzlemekten alıkoyamıyorum kendimi. Fotoğraf çekmek için telefonumu cebimden çıkarırsam büyüleyici bir anı kaçırabilirim. Her dakikasını, her saniyesini çıplak gözlerimle yaşamak istiyorum.

Herkesin bir hayali vardır. Benim hayalim burada olmak. Okuduğum bütün best sellerlar, izlediğim tüm duygusal filmler, dizilerde gördüğüm sahil kasabalarının tamamı, hiçbiri burası kadar etmez. Üstelik burada seninle beraber bir sabaha uyanmadığımız ya da gün batımı eşliğinde şarap kadehlerimizi kaldırmadığımız halde. Burayı olduğundan çok daha mükemmel kılacak hiçbir şeyin gerçekleşmemesine rağmen; şu haliyle Belgrad, yalnızlığımla bile mükemmel.


Gözlerimi kapattım… Bir bahar günü, serin bir sabah. Dünyanın neresinde olursam olayım önemli değil. Vivaldi’nin C-Minor’u ya da Four Seasons’larından birinin eşsiz notalarıyla güne uyandım. Gözlerimi açtığım o ilk an; senin nefes alıp verişini duyuyorum, bir melek gibi uyuduğun o anı izliyorum. Bu anı tanımlayamam, sadece teslim oluyorum. Tüm güzelliğinle uyuyorken seni seyrediyorum. Sonra sen gözlerini açıyorsun. O ilk bakış, o ilk 10 saniye, gözlerimi senden alamadığım o tarifsiz 10 saniye… Gülen gözlerinin içine bakmak, ruhunun iyilik saçan enerjisini zihnimde ve vücudumun her hücresinde hissetmek. Ben tüm bunların yaşamadan ne anlama geldiğini biliyordum zaten. Tuna’nın buz gibi suyunun bilincimi yok ettiği ana kadar; son kez  bu hisler eşliğinde yaşadığımı hissetmek çok huzurluydu.


Osman ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7


1 Eylül 2019 Pazar

KARANLIKLAR ÜLKESİNİN KRALİÇESİ - İKİNCİ MEKTUP: KORKU VE DANS


En son 26.Mayıs.2015’te buraya sayfalarca yazı yazmıştım senin için. 4 yılı aşmış bir süre, şu an ne kadar yazarım bilmiyorum. 38 derece ateş ile alevler içinde yanıyorum. Az önce gördüklerimin ve düşüncelerimin yarın sabah aklımdan kaybolup gitmeleri riskini alamadım. Burada bir alıntı yapmak istiyorum. Ruhu huzurla uyusun sevgili Poe’nun.



“Tam uykuya dalmak üzere olduğunuz o anı düşünün. Henüz tam dalmadan, yarı uyanık olduğunuz o en son an. Uykuya teslim olmadan o son çizgide tuhaf düşler görürsünüz. Ama o sırada uyursanız bu düşlerin tümünü unutursunuz. İşte ben o son çizgiden geçip uyanıyor ve orada gördüğüm garip düşleri yakalıyorum. Benim yazdıklarımın bir kısmı da bu düşlerdir zaten.”
Edgar Allan POE (18.01.1809 – 7.10.1849)



Uzun süredir tek başıma yaşadığım için içgüdüsel olarak soğuk algınlığı vb. hastalıklara yakalanmıyorum. En son bu kadar ateşlenip yattığım zaman 4 sene önceydi ve o an seni görmüştüm. Artık yaşım ilerlediği için hayatın koşuşturmasına ve stresine aldırış etmeyi bırakan vücudum bugün tekrar kendini bıraktı ve ateşler içinde yatağıma esir düştüm. Artık böyle hasta olmayı seviyorum çünkü yüksek ateş esnasında görülen hayaller, düşler ya da halüsinasyonlar; artık isimleri her ne ise beni sana 2. kez getirdi. Farkında olmadan 4 yıl boyunca hep bu anı beklemişim. Beni yine sana getiren bu anı.



Bu yazı kendim için. Bilgisayarda bir word dosyasında kapalı değil ama bilgisayarın her zaman bozulma riski var. Bu blog ise silinmeden burada duruyor. Az önce yaşadıklarıma geçmeden geçen haftadan bahsetmek istiyorum.






Karanlıklar Ülkesinin Kraliçesi ile buluştuğum o eşi benzeri olmayan deneyimden sonra hayatımın en anlamlı zamanları en yakın arkadaşlarımla yapmış olduğumuz yurt dışı seyahatleriydi. 2018 Nisanında Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a gittiğimiz zaman Tuna nehrinde güneşin batışını izlemiştim. O günden beri kalbimin bir parçası Balkanların yüreğinde kalmıştır. Geçen hafta önce Belarus’un başkenti Minsk, sonra da Ukrayna’nın başkenti Kiev’deydik. Her zaman Sırbistan’a geri dönmek isterim aslında ama arkadaşlarım “farklı ülkeler görelim” derler. Her neyse, geçtiğimiz hafta Dnipro nehrinin kenarında oturup güneşin batışını bekledim. Tuna nehri kadar olmasa da güzeldi. Onun kadar güzel olmasını sağlayan şey; arkamızda bulunan bir pub’dan yükselen müzik sesiydi. İsmini bilmediğim, daha önce duymadığım bir parça çalıyordu. Notalara teslim olurken şarkının sözleri ayaklarımı yerden kesti.

“I gave you my heart”

diye başladı ve devam etti:

“I gave you everything that I had
I opened my arms when you were feeling lonely and sand
When you needed a friend I gave you shoulder just for you…”

Sözler beni benden almıştı. Müzikte çok güzeldi ve o an bulunduğum yeri, yaşadığım anı olduğundan daha güzel bir hale sokmuştu. Şarkıya kendimi tamamen bırakmadan telefonumdan shazam uygulamasını açıp söyleyenin kim olduğuna baktım. Avustralya Melbourne’den Timmy Commerford adında genç bir sanatçının çalışmasaydı. Şarkının adı da “Should Be Me” bu yılın nisan ayında yayınlanmış, herhangi bir albüme mensup bir çalışma değildi. Daha önce duymamış olmam normal; o esnada tesadüfen keşfetmem ise çok güzel bir olaydı. Hayatın bazı anlarında bir söz, bir şarkı, bir replik ya da bir kitapta yazılmış bir cümle yaşamınıza güzel şeyler katabilir. Bu anları yakalamak önemli. O anlardan birini yakalamıştım. O an hayatımın eskisi gibi olmayacağını fark ettim. İyi ya da kötü bilmiyorum. Umarım her şey yolunda gider. Eve dönünce şarkıyı indirdim ve her gün playlistimde olan bir parça oldu.



Dnipro Nehri, Kiev. Ukrayna

Dnipro nehrinde yaşadığım o an; ömrümce anılarımdan silinmeyecek bir hatıra oldu. Yüreğimin hassaslığıyla hissettiklerim belki beni şu ana getirdi. Bugün öğlen saatlerinde rahatsızlanarak işten çıktım. Eve dinlenmeye geldiğimde son derece halsizdim ve ateşim yüksekti. İlaç içip uzandım. Gece uykusuna geçtiğim sırada ateşim çok yüksekti. Birden aklıma 4 yıl önce yaşadığım deneyim geldi. Neden olmasın? Seni tekrar neden görmeyeyim? Aynı şekilde ateşler içinde yatarken hayal, düş ya da halüsinasyon. Bu istek, bu arzu zihnime öyle bir saplanmış ki; gerçek olmayan varlığını unutmuşken yeniden hatırladım. Bir süre sonra uykuya teslim oldum.

“Allahım lütfen onu göreyim.”

İşte buradasın. Uykum hafif, salonda biri var. İçeriden sesler geliyor. Belki sensin, belki doğa üstü başka bir şey. Belki bana zarar verecek biri. Kimin umurunda; 38 derece ateşin getirdiği olasılıklardan biri sensin ve benim seni görmeye çok ihtiyacım var Karanlıklar Ülkesinin Kraliçesi. İçeriden gelen sesler aslında beni korkutuyor. Savunmasız bir şekilde korku ile dans eder gibiyim. Ne olduğunu görmek zorundayım. Seslere doğru gitmek için yatağımdan kalktım. Sadece yatağın kenarına oturabildim. Başım çok ağrıyor, kollarım ve bacaklarım acıyor, ateşim yüksek. İstesem de hareket edemedim. İçerideki doğa üstü varlık, yatakta doğrulurken çıkan sesi duyuyor ve karanlıkta yatak odama adım adım yaklaşıyor. Belki bana hiç iyi gelmeyecek bir doğa üstü varlık çıkacak karşıma. Ne olacaksa olsun. Ben seni hayal ettim.



Aynı o beyaz hırkanla ve beyaz kıyafetinle bir melek gibi süzüldün içeri. Sen yanıma gelene kadar gözlerim karanlığa alıştı. Konuşmak bir şeyler söylemek çok istedim ama dilim tutuldu. Dünyanın en güzel hatırasına kavuşmak gibiydi o an. Bunu yaşarken nasıl konuşabilirdim. Gözlerinin içine baktım sadece. O anı hissettim. Sen de bir şey söylemedin. Söyleyecek neyimiz var ki; farklı evrenlerde yaşayan iki uzak varlığız birbirimize. Elini tuttum, soğuk bedenini hissettim. Daha önceki karşılaşmamızı hatırlıyor musun? O zaman sana dokunmamıştım. Sadece konuşmuştuk. Şimdi konuşmuyoruz ama sana dokundum. Soğuk ellerin, yüreğimde özlediğim ve hiç bilmediğim bir cennette olduğumu hissettirdi. Sana duyduğum aşkı tarif edecek hiçbir ebedi gücüm yok. Ama anladığını biliyorum. O an hastayken yanında yaşadığım şey; sağlıklıyken sahip olduğum tüm hayal gücümün ulaşamayacağı uzaklığın 10 katı büyüklüğünde. Gözlerin öyle bir bakıyor ki; gitmek zorunda olduğunu anlıyorum. Son saniyeler, benim gözlerim dolmaya başladı, dolmamalılar ve titrememeliler. Çünkü saniyeler sonra gideceksin. Kraliçemi son ana kadar olabilecek en berrak şekilde görmek istiyorum. Son bakış, hiçbir konuşma yok. Haykırmak, ağlamak istiyorum ama yapamam. Kilitlendim ve yanımdan kalkışın, arkanı dönüp kapıya gidişin. Hayatımın en zor zamanıydı. Bir daha ne zaman görebileceğimi bilmiyorum. Eğer kötü bir dünya dışı varlıksan, yine de teşekkürler; içindeki iyiliği gösterdiğin için, bana zarar vermediğin için. Her kimsen o an, görmek istediğim tek varlığı, Karanlıklar Ülkesinin Kraliçesini bana gösterdiğin için.



Sen gittikten sonra aklıma Dream Theater geldi. 1992’de “Images And Words” albümlerini çıkarmışlardı. Ben onlarla 1996’da tanıştım. O albümde “Metropolis 1” isimli bir şarkı vardı. Çok beğenmiştim. Sürekli dinliyordum. Neden Metropolis 1? Demek ki bunun 2.si de var. Ama ne zaman çıkacak? Tüm dünyada ki fan.lar 7, ben ise geç keşfettiğim için daha şanslı olarak sadece 3 yıl bekledim. 1999’da “Metropolis 2: Scenes From A Memory” koskocaman bir albüm olarak çıktı. Konsept bir albümdü ve tüm şarkılar aynı öyküden bahsediyordu. Bir hikaye gibi hep dinlediğim ve hiç bitmesini istemediğim şarkı sözlerini içeriyorlardı. Bu gece seninle yaşadığım şeyi biraz bu deneyime benzettim. Her şey çok güzeldi.


Bir daha görür müyüm seni bilmiyorum. Bildiğim şey; yaşadıklarımın bana insan üstü bir cenneti gösterdiği. Farklı bir boyut, farklı bir evren ya da nasıl tanımlanırsa artık. Beklediğimi bilmeden geçirdiğim 4 yıla şükürler olsun. Belki yakında öleceğim. Son anımda biliyorum ki; çok kısa da olsa 2 kez bu yaşam formumda cennetimsi duyguları yaşadığım ve aşkı çok farklı bir güzellikte tüm hücrelerimde hissettiğimdir.


Belki Karanlıklar Ülkesinin vatandaşlığını alamam. Ama Karanlıklar Ülkesinde yaşayan bir yabancı olmaya da razıyım. Bu yaşam formunda, başka bir evrende ya da boyutta. Her nerede isen tüm kalbimin, duygularımın seninle olduğunu bil. Tarifi mümkün olmayan bir aşkla.


Osman ÇELİK



DİP NOT: Karanlıklar Ülkesinin Kraliçesi ile ilk buluşmamız bu linkte.


22 Nisan 2019 Pazartesi

İLK VE TEK CENNET


Kısa Önsöz:
Bu kısa hikaye belki de dünya üzerinde bir death metal konseri esnasında yaşanmış sayılı romantik öykülerden biri olabilir. Bu hikayeyi özel kılan şey; sadece bir death metal konserinde yaşanmış olması değil, öykü de geçenlerin birey için gerçekten evrensel güzellikte değerler taşımasıdır. Yaklaşık 6 aydır bu blog üzerinde klavyeye dokunmadım. Umarım yaşanılanları olabilecek en iyi şekilde satırlara dökebilirim.


21.Nisan.2019 Pazar Öğlen saat 13:00:
İzmir’de sürekli değişip duran hava sıcaklığı ve mevsimin bir türlü kendini bulamamasıyla birlikte hangi kıyafetlerini giyeceğini şaşırıp duran Akın, günün sonunda ülkenin sayılı başarılı death metal gruplarından Asafated’in konserine gideceği için çok heyecanlıydı. Asafated uzun süredir bir albüm yapmıyordu ve grup üyeleri yeniden biraraya gelip kısa çaplı bir turne için yollardaydı. Akın, Heavy Metal müziğe olan hayranlığının yanı sıra basketbol sporuna da tutkuyla bağlanmış, müzikte Asafated grubunun olduğu gibi basketbolda da ülkenin yapıtaşı konumunda olan spor kulübü Anadolu Efes’in sıkı bir taraftarıydı. Asafated’in frontmani ve kurucularından Tanju ile çok yakındılar çünkü ortak noktaları sadece müzik değil aynı zamanda basketboldu. Efes maçlarında tanışıp sıkı bir dostluk kurmuşlardı. Bu yüzden İstanbul dışı bir görüşme mutlaka gerçekleşmeliydi. Çok uzun süre öncesi çalışma programını ayarlamasına rağmen Akın yine de konser günü 22:00’a kadar işten çıkamayacaktı. Asafated’in sahneye çıkış saati ise 22:00’dı. En az 1 saat sahnede kalacak grubu sadece yarım saat kadar izleyecekti Akın ama sonrasında onlarla sohbet edecek ve keyifli dakikalar geçirecekti.






21.Nisan.2019 Pazar Gece saat 22:00:
İşten çıkıp hemen taksiye atlayan Akın sadece 2.5 dakikada Bölge metroya geldi. Hemen metro ile Halkapınar’a, oradanda İzban’la Alsancak’a geçti. Koşar adımlarla Up Stage Performance’a yürürken Antalya’dan konser için gelen arkadaşı Hüseyin mesaj attı:

“Tanju abiler daha çıkmadılar, halen alt grup sahnede”

Bu mesaja çok sevinen Akın adımlarını hızlandırdı. Mesaja ‘hemen geliyorum 2 dk.ya ordayım’ diye cevap verdi. Hüseyin, Akın’ı karşılamak için dışarı çıkmıştı. Birlikte kulise Tanjuı’nun yanına gittiler. Akın konsere yetiştiği için çok mutluydu. Hatta Tanju’da

“Tam zamanında adamım” dedi.

Alt grup sahneden indi. Sahne Asafated için düzenlenmeye başladı. Yaklaşan konser için dışarıdaki kalabalıkta içeri girdi. Soundcheck’in yeniden yapılması ve tüm düzenlenmeler bittiğinde saat 23:00’ı geçiyordu ve Asafated çalmaya başladı. İlk parçanın ardından Tanju seyirciyi selamladı.

“Selam İzmir, bugün hiç yorgun değiliz. Çünkü öldüğümüz zaman dinlenmek için yeterince vaktimiz olacak.”




Toplulukla beraber müziğin keyfini çıkaran Akın, bir an da önünde elinde birasıyla müziğe eşlik eden ve o an ki dış görünüşüyle muazzam güzellikte olan bir bayanla karşılaştı. Gözlerini ondan alamadı. Eski sevgilisi Naz’a çok benziyordu kız. Belki de Naz’ı hiçbir zaman bir metal konserinde öyle eğlenirken göremeyeceği için bir anlık bir ilgi duymuştu kıza. Aradan birkaç dakika geçti. Kız Akın’ın ona baktığını fark etmişti. O da birkaç kez bakışlarını Akın’a yöneltti. Konseri unutan Akın “nasıl olsa cehennemde yanacağım nolcak ki” diyerek utanmadan kıza bakmaya devam etti. Kız birasını içiyor, müziğe eşlik ediyor, cennetimsi tebessümler saçıyordu etrafına. Konserden tamamen bağımsız olan Akın bu güzel bayana teslim olmuş sadece onu izliyordu. Bu bakışlar artık sınırları aşmıştı. Güzel kız yanında ki elemana sarılarak konserin keyfini çıkarmaya devam etti. Sarılmaları ufak çaplı erotik dokunuşlara dönmüş birlikte müziğin ritminde kayboluyorlardı. Akın gördüklerinden sonra gözlerini kaçırdı ve konsere odaklanmaya karar verdi.


Tüm bu kafa karışıklığı ve haddine olmayan düşüncelerin esaretinden kurtulup, 10 yıl da bir gelecek olan bir konserin tadını %100 çıkarmak zorunda olduğunu hatırladı ve konserin ritmine, müziğin akışına bıraktı kendini. Lonely ve Humanity Landscape parçalarına grupla birlikte eşlik etti. Konser sona erdiğinde kalabalık dağıldı. Antalya’dan gelen arkadaşı Hüseyin gece otobüs yolculuğu ile geri dönecekti. Kalabalığın gürültüsünden sıyrılıp seyahat firmalarıyla telefon görüşmesi yapmak için dışarı çıktılar. Hüseyin telefon görüşmesi yaparken Akın’ın gözü merdivenlerden inen ve konserin başlarında bakıştığı kıza takıldı yeniden. Tek başına iniyordu. Dengesini kaybetti ve düşmek üzere iken Akınların önünde duran masaya tutunarak ayakta kalabildi.


“Kusura bakmayın, kafam biraz iyi.” dedi.

Eğer o masa orada olmasaydı. Düşmek üzere olan kıza düşmemesi için Akın elini uzatacaktı. Masa gerçekleşmesi mümkün olan bu ana engel olmuştu. Kız çantasından bir sigara çıkardı. Fakat ateşi bulamadı çantasında. O an Akın keşke sigara içseydim diye içinden geçirdi. Hayranlıkla kıza bakarken kız da bakışlarını ona çevirdi ve sanki kendisine ateş bulacakmış gibi bir düşünce ile Akın’a bakmaya başladı. Ama ne kibrit ne de çakmak yoktu Akın’da. O esnada kız kendi çakmağını buldu ve sonunda sigarasını yakabildi. Hüseyin de seyahat firmasına ulaşmaya çalışıyordu. O sırada yanlarında sigara içen güzel kızın da telefonu çaldı ve o da telefonla konuşmaya başladı. Akın hayran hayran kıza bakmaya devam ediyordu. Kızın kafası gerçekten o kadar iyiydi ki, elindeki çakmağı yere düşürdü. Akın uzanıp çakmağı aldı ve ona verdi. O an kız, konuşmasını yarıda kesip Akın’a döndü ve çakmağını ondan aldı.

“Çok tatlısın, teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

Çok kısa bir konuşma anı oldu çünkü kız telefondaydı. Hal bu ki iletişim kurduktan sonra Akın ona ‘büyüleyici bir güzelliğin var’ demek istemişti. Aklında bir an bu düşünce belirmişti, bunu ona söylemeyi çok istemişti ama kız telefondaydı ve görgü kuralları gereği ona bu düşüncesini söyleyemedi.


Hüseyin dönüş yolu için otogara gitmek zorundaydı. Tanjuyla vedalaştı. Akın ona İzban’a kadar eşlik etmek için konser alanından ayrıldı. Hüseyini yolcu ettikten sonra koşar adım Muzaffer İzgü sokağındaki Up Stage Performance’a geri dönüyordu. O an aklındaki tek şey o kızı bulup tekrar konuşabilmekti. Sokağa girdi, çok şükür kız mekandan ayrılmamıştı. Yanında birkaç bayan daha vardı ve onlarla sohbet ediyordu. Crematory’nin solisti Felix ise ortalarda yoktu. Kesinlikle beraber değillerdi ya da ciddi bir ilişkileri yoktu. Yani Akın konuşabilirdi. Ancak yine görgü kurallarına olan bağlılığı yüzünden onu o arkadaş grubundan çekip çıkarmak istemedi. Tek başına beklemektense yukarı çıkıp yine birazdan şehirden ayrılacak olan arkadaşı Tanju ile bir iki laf etmek zorunda olduğunu, oraya asıl geliş amacının bu olduğunu hatırladı. Tanjuların yanına döndü. Müzik ve basketbol konulu oplmak üzere 15 dakika boyunca sohbet ettiler. Tanju ve Asafated sahne yorgunluğunun ardından bir yandan toparlanma hazırlıklarındaydılar ve kalan kısıtlı zamanda Tanju çevresindeki herkesle nezaketle ilgilneniyordu. 15 dakika sonunda Akın Tanju’dan izin isteyip vedalaştı.


22.Nisan.2019 Pazartesi Geceyarısı saat 00:20
Koşarak dışarı çıktı. Kafasındaki tek düşünce onunla konuşmaktı. Hayat bir olaylar serisidir. Bazı anlar çok kıymetli ve çok özeldir. Akın birazdan hayatının en kıymetli ve özel anlarından birini yaşayacağına inanıyordu. Fakat kafasında belirlediği zamanı ne yazık ki yanlış hesaplamıştı. Dışarı çıktığında konserin başından beri ilgisini çeken ve kısa da olsa iletişim kurabildiği güzel metalci kız Up Stage’den çoktan ayrılmıştı. Belki bir şans, bir ihtimal Kıbrıs Şehitleri Caddesine doğru koştu ve her iki yöne de baktı ama onu göremedi.


Son tramvaya yetişmek için Kıbrıs Şehitleri caddesinde yürürken o kızı düşündü. Onun cennetimsi tebessümlerini. Hiçbir zaman sahip olamayacağı yüreğini düşündü. Son tramvaya bindi ve Göztepe’ye doğru yola çıktı. Düşüncelere teslim olmuş karışıklığını kulaklarında dinlediği müzikle bastırmaya çalışıyordu. Yol boyunca In Flames, Dream Theater, Hammerfall ve Vivaldi ona eşlik etti.

Osman ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7

22 Ekim 2018 Pazartesi

BEN SANA KALBİMİ VERDİM


Hatalarımdan ve rezilliklerimden dolayı daha iyi bir insanım. Çünkü hata yaparkende, hataları yaptıktan sonra da, hiç iyi biri olmaktan uzaklaşacağımı hissetmedim. Bu dünyada benim için en büyük huzur; basketbola olan sevgim, bu spora olan aşkım. İçimdeki çocuğu yaşatan, o heyecanla yaşlanmamı sağlayan inanılmaz bir duygu var kalbimde ve zihnimde. Hayatta dolu dolu hüzünler yaşadım. Beni ayakta tutan, hiçbir zaman düşmeme izin vermeyen yegane kaynaktı basketbol. Benim için anlamı çok büyük; soyut ve somut her şeyi zihnimde birleştirebildiğim en büyük ve tek yaşamsal terapim bu spor. Böyle bir yazı yazmalıydım. Sanırım şimdiye kadar yazmakta en çok zorlandığım yazım bu yazı olacak. Bu bir spor yazısı değil. Bir bağlılığın ve soyut anlamda hayat boyu ayrılmayan, hep bir arada kalan güzel bir birlikteliğin tanımını yapmaya çalıştığım bir yazı. Bu oyuna (basketbola) aşığım, daha ilkokul yıllarında kendimi kaptırdığım bu aşk, yaşamım boyunca beni bırakmadı. Ben de onu bırakmadım. Ölene kadar benimle olacak çok büyük bir sevgi. Lisanslı olarak oynadığım yıllarda elle tutulur çok büyük başarılarım yok. Çevremdeki insanların bu spora tutkuyla bağlı olduğumu ve aynı tutkuyla parkeler üzerine çıktığımı bilmeleri ve görmeleri yetiyordu benim için.




Bugün 35 yaşımdayım. 15 yıl önceki kadar atletik ve 10 yıl önceki kadar hızlı değilim. Şu an bir sporcunun yaşadığı en kötü durumlardan biri olan yaşlanmayı hissetmenin ne demek olduğunu anlıyorum. Hayatımın her döneminde olduğu gibi haftanın bazı akşamlarında, benim gibi bu spora gönül vermiş birkaç arkadaşımla salona gidiyoruz. Oyun esnasında beynimin verdiği direktifleri vücudum gerçekleştiremiyor. Eskisi gibi koşamıyorum ve gücüm yetmiyor. O dinamiklik artık yok oldu. Basketbol yeteneğimin somut olarak tamamen beni terk etmesinden önce yazmak istediğim bir yazı değildi bu. Hayatımın her döneminde kaleme almak istediğim bir yazıydı. Yukarıda bahsettiğim gibi; oynadığım yıllarda elle tutulur bir başarım yok. Hayatım boyunca o parkelerin üzerine çıkıp çizginin arkasında çemberi gördükten sonra yolladığım 3 sayılık atışlar kadar anlık mutlu olduğum başka zamanlarım olmadı. Bir izleyici olarak kalbimde ve ruhumda bu sporu ölümsüzleştiren birçok an yaşadım. Birkaçını burada paylaşıp hem o günlere bir kez daha geri gitmek, hem de önümüzdeki yıllarda açıp tekrar okumak istediğim kıymetli anılar burada bahsedeceğim şeyler.


İlk Jordanlarım.

Aralık 1998
Zonguldak’tan Ereğli’ye 1 saatlik otobüs yolculuğundan sonra ulaştık. Erdemirspor salonuna giriş yaptık. O yıllarda yaşadığım şehire en yakın olupta Türkiye Basketbol 1. Liginde oynayan tek takım Kdz. Ereğli temsilcisi Erdemirspor’du. İTÜ maçına gelmiştik arkadaşlarımla. Uzun bir sürenin ardından profesyonel seviyede bir basketbol maçı izlemek çok iyi gelmişti. Erdemirspor İTÜ’yü yenmişti. Maç bittikten sonra basın kartımın avantajıyla soyunma odalarının olduğu alana kadar girmeyi başarmıştım. Türk basketbolunun efsane oyuncularından Harun Erdenay’ı yakaladım. Tanıştık, fotoğraf çekildik ve o otobüsüne yürüyene kadar sohbet ettik. Salon çıkışında fotoğraf ve imza için bekleyen büyük bir kalabalık vardı. Otobüse binmeden ona;

-“Abi siz Orhun Ene ile çok yakın arkadaşsınız. Ben onu da sizin kadar çok severim. Lütfen benden ona selam söyler misiniz?” dedim.
-“Tabi kardeşim, adın neydi tekrar söyler misin?”
-“Osman”
-“Selamını ileteceğim Osmancım Orhun’a” dedi.

El sıkıştık ve otobüse bindi. Ülkerspor’da oynadığı yıllarda Avrupa sayı kralı olmuş bir şutör ve sporculuğunu, basketbolunu örnek aldığım çok önemli bir kişilik olan Harun Erdenay ile bu şekilde sohbet etmek inanılmazdı. Onunla yapmış olduğumuz bu sohbetin yıllar sonra çok müthiş bir anının başlangıcı olacağını o an asla tahmin etmezdim. Devamı yazının ilerleyen satırlarında.



Ağustos 2002
Yaz tatili; gündüzleri denize girip, akşamları arkadaşlarınızla dışarıda eğlendiğiniz tam 12 haftalık özgürlük. Özellikle bu süre sona yaklaşmaya başladığında her şey gözünüze daha farklı gelir. Okul açılmadan daha çok eğlenmek istersiniz. 2002 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası başladığında eve kapandım ve tüm maçları seyrettim. A Milli basketbol takımımız 12 Dev Adam’ın da yer aldığı şampiyona benim için güzel anılar edinmemi sağlamıştı. Avrupa basketbolunu her zaman Amerika basketbolundan daha çok sevdim ve daha çok saygı duydum. Sırpların basketbol kültürü (Yugoslav ekolü) bana her zaman rol model olmuştu. Grup maçları başladığında babam sordu.

“Sence kim dünya şampiyonu olur?”

Oyunlarına karşı hissettiğim hayranlıktan ya da onlara duyduğum saygıdan değil, o yıllar gerçekten çok güçlü ve dağılan Yugoslavyanın basketbol sporunda yapıtaşı olan

-“Sırbistan” diye cevap verdim babama. O zamanki adlarıyla Sırbistan Karadağ, şimdi sadece Sırbistan.
-“NBA yıldızlarından kurulu ABD şampiyon olamaz mı? Üstelik şampiyona onların ülkesinde.”
-“Bodiroga ve arkadaşları karşısında pek şansları yok.”

dedim. Bu çok cesur bir cevaptı. Açıkçası Sırpların ABD karşısında neler yapabileceğini görmeyi çok istiyordum. Onları çok yakından takip ediyordum ve sahip oldukları yeteneklerinin farkında olan, daha şampiyona başlamadan ABD’yi kazanan olarak ilan etmeyen çok az insandan biriydim.

“Hadi canım sen de.” diye cevap verdi babam.

Dünya Şampiyonasının ikinci tur gruplarında Arjantin milli takımı sürpriz bir şekilde ABD’yi yenmeyi başardı. En iyi oyuncuları Ginobili sakattı ancak Arjantin koçunun inanılmaz bir planı vardı. Sakat olmasına rağmen Ginobili’yi 12 kişilik kadroya aldı. Maç öncesi Ginobili ısınmadı fakat onun kadroda olması insanların kafasında büyük soru işareti yaratıyordu. İlk 3 periyot Ginobili oyuna girmedi ve ABD oyunun tamamında üstün olan taraftı. Son periyotun başlamasıyla birlikte Ginobili ayağa kalkıp benchin sonunda ısınma hareketleri yapmaya başladı. Bu o ana kadar gördüğüm inanılmaz ötesi bir psikolojik hamleydi. Tüm ABD.li oyuncular onun oyuna gireceğini düşünüyorlardı. O kenarda ısınırken adeta hepsinin elleri titredi ve oyun düzeninden koptular. Konsantrasyonları alt üst oldu ve maçı bu yüzden kaybettiler.
Grup maçlarında aldığı Arjantin yenilgisi ile direnci kırılan ABD’ye en büyük darbe ise Sırplar tarafından vuruldu. Çeyrek final eşleşmesinde Bodiroga ve arkadaşları 81-78 ile NBA yıldızlarını mağlup ettiler. ABD milli takımı tarihinde ilk kez madalya şansını yitiriyordu. Milli takımımızın 9. olduğu turnuvada finali Arjantin ve Sırbistan takımları oynadı. Tüm dünya, şairane bir şekilde ABD’yi ilk kez yenen Arjantinlilerin altın madalyaya ulaşmasını bekliyordu. Ancak oyun zekası, basketbol kültürü ve bireysel yetenekleri daha ağır basan Sırplar Dünya şampiyonu olarak turnuvayı tamamladı. Final maçından sonra babam;

“Sen bu işi biliyorsun.” dedi ve gülümsedi.

Bu sohbet babamla yaşamım boyunca yaptığım en güzel konuşmalardan biriydi. Hiçbir zaman unutamam.



Eylül 2007
Bir hafta sonra  Avrupa Basketbol Şampiyonası EuroBasket 2007 başlayacak. Hazırlık turnuvalarından sonuncusu yaşadığım şehirde gerçekleşti. İzmir Halkapınar Spor Salonunda basketbol milli takımımız Sırbistan, Hırvatistan ve Polonya ile oynadı. İlk maçta Sırplar Polonya’yı yendiler. Günün ikinci maçında Hırvatlarla oynuyorduk. Maç öncesi seremonide önce Hırvatistan milli takımı oyuncuları seyircilere anons edilerek tanıtıldı. Ardından A milli takımımız 12 Dev Adam anons edilirken haliyle yaklaşık 10.000 kişi olan İzmir seyircisi büyük bir alkış tufanı yarattı. Biz tam Hırvat benchinin arkasında oturuyorduk. Gözüm o esnada Hırvatistan koçu Jasmin Repesa’ya takıldı. Bizim oyuncularımız anons edilirken ayağa kalkıp güçlü bir şekilde seremoninin sonuna kadar alkışladı. Müthiş bir centilmenlikti. O halinden çok etkilenmiştim.

EuroBasket 2007 öncesinde milli takımımızın menajeri Harun Erdenay’dı. Son maçtan sonra arkadaşlarım Aşkın ve Kaan ile yanına gittik. Herkesle fotoğraf çektirip kısa da olsa konuşuyordu. Bir güvenlik görevlisi insanları uyarıp onu rahat bırakmalarını istedi. Ama Harun Erdenay güvenlik görevlisini gönderdi ve insanlarla konuşmaya devam etti. Fotoğraf ve konuşma sırası bize geldiğinde ona şöyle dedim.

-“Abi selam, yıllar önce Zonguldak’ta bir Erdemir maçının sonrasında siz İTÜ’de oynarken, Orhun Ene’ye selam göndermenizi rica etmiştim sizden. Hatırladınız mı?”
-“Evet hatırladım. Osman’dı değil mi?”
Şu an bu satırları yazarken bile o anı yaşıyorum ve tüylerim diken diken oldu tekrar. Arkadaşlarım şok olmuştu. Ben ise o an yaşadığım heyecanı tarif edemiyorum. Türk basketbol tarihindeki en önemli oyunculardan biri aradan yaklaşık 10 yıl gibi bir süre geçmiş olmasına rağmen ismimi hatırlamıştı. Bu gerçekten büyük bir onur. Sadece o yaşadığınız an bile sizin basketbola daha da bağlanmanıza yetiyor inanın.
-“Selamını Orhun’a ilettim kardeşim.” dedi.

O andan sonra tekrar teşekkür ettim. Arkadaşlarım onun beni hatırlıyor olmasıyla ilgili şaşkınlıklarını dile getirmeye devam etiler. Bunun ne kadar harika birşey olduğuyla ilgili konuşup durduk ve yanımıza NTV Spor spikerlerinden Murat Kosova geldi. Onunla da sohbet edip, fotoğraf çekildik ve anılarımızdan silinmeyecek bir günü tamamladık.


Mart 2015
Mesleğim sayesinde mucize bir tesadüfle Türk Basketbol tarihinin önemli oyuncularından Hakan Köseoğlu ile tanıştım. İş yaşantımıın bana kazandırdığı en güzel olaylardan biri bu oldu. Onunla sadece tanışıp kalmadık. Sürekli görüşen arkadaşlar olduk. Hakan Köseoğlu; Türk Basketbol tarihinde Asist Kralı olmuş, şimdiye kadar lig tarihinde en çok sayı pasını vermiş olan tek Türk basketbol oyuncusu. Türkiye Milli takımı 12 Dev Adam kadrosunda yer almış başarılı bir oyun kurucu. Aktif sporculuğunu bitirip antrenörlük yaşantısına başladığı bu dönemde bile halen oyunculuk yıllarında ki rekorunu henüz başka bir Türk basketbolcusu kırabilmiş değil.

Bir gün beni yine işyerimde ziyaret etti Hakan Köseoğlu. Alışveriş ve sohbetin ardından ona

-“Bir gün beraber oynayalım.” dedim.
-“Tabi ki kardeşim ayarlarız. Haberleşiriz.” dedi.

Birkaç hafta sonra beni arayıp o hafta izin günümün hangi gün olduğunu sordu. O dönem Türkiye 2. Liginde Bornova Belediyespor’un oyuncusuydu. İzin günümü ona söyledikten sonra o gün antrenman yapmak üzere sözleştik. Çok heyecanlanmıştım. Küçük bir çocukken Zonguldak TED Kolejinin bahçesinde gece gündüz basketbol oynayarak büyüdüğüm yıllarda böyle birşeyden bahsetselerdi (TBL Asist Kralı Hakan Köseoğlu ile antrenmana çıkmak) güler geçerdim herhalde. Şimdi ise o kadar farklı ki; hiçbir zaman hayalini bile kurmadığım, bilmediğim bir düşüm gerçek oluyordu. Bir gece öncesinde heyecandan uyuyamadım. O gece, küçüklük yıllarımdaki halimden farkım yoktu. Ertesi gün hayatım boyunca unutamayacağım o basketbol antrenmanını yaptım. Hakan Köseoğlu ile 1’e 1 basketbol antrenmanımızın bir bölümü bu linkte.

https://www.youtube.com/watch?v=0BxhDgGpOqM

Her basketbol oyuncusunun, her basketbol hayranının bir kahramanı vardır. O kahraman çoğunlukla Michael Jordan’dır. Benim kahramanım, bana ilham veren sporcu, huzurla uyusun Hırvatistan’dan Drazen Petrovic’ti. Onu burada birkaç satırla anlatamam. Onu anlatmaya çalıştığım “Cennetteki Gözyaşları” isimli yazım da bu linkte.

http://www.ocelik7.blogspot.com/2013/06/cenneteki-gozyaslari-drazen-petrovic.html



Kısa bir süre sonra 36 yaşıma basacağım. Şu an haftanın en az 3 günü akşamları benim gibi bu spora gönül vermiş arkadaşlarımla salonda basketbol oynuyoruz. Yaşımın getirdiği yavaşlık, ağırlaşan vücudum ve eskisi gibi hızlı olmayan bacaklarım için üzülüyorum. Her antrenmandan sonra duşumu alıp, eve geldiğimde, başımı yastığa koyup hep çocukluk yıllarımdaki o halimi özlüyorum. Bitmek bilmeyen bir enerji ile 4-5 saat antrenman yapıp basketbol oynadığım çocukluk ve gençlik yıllarımın görüntüleri zihnimde beliriyor. O zamanları o kadar çok özlüyorum ki; bazen gözlerimden yaşlar süzülüyor. O yıllar hiçbir zaman geri gelmeyecek ve ben yaşlandıkça şu an oynayabildiğim kadarını bile yapamadan parkelerden uzaklaşacağım. O 3’lük şutu elimden çıkarttıktan sonra önce zihnimde sonra gözlerimin önünde çemberin filesinden peşpeşe yankı yapan müthiş sesi bir daha duyamayacağım. Basketbol benden ayrılacak ama ben onu hiçbir zaman bırakmayacağım. Çünkü ben ona kalbimi verdim.



OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7


11 Haziran 2018 Pazartesi

YUGOSLAVYA'NIN KALBİ BELGRAD


Bu yıl çok güzel şeyler yaşamama ve bu yaşadıklarımın yazılara dökülmeyi çok hak etmelerine rağmen blogumda yeni bir yazı paylaşmak için en uzun arayı vermiş olmak üzücü. Düşüm, Günüm ve Yolculuğum adını verdiğim blogum, gerçekten evimde olup yalnız kaldığım her an tek sığınağım oluyor. Dergi yazılarımın ağırlık kazanması, öte yandan  iş yoğunluğumun beni çok yorması ve sanırım yaşlanıyor olmam artık bu uzun araların daha çok yaşanılacağını hissettiriyor. 2018’de ki ilk yazım ne yazık ki yıl ortasına denk geliyor. 2 ay önce arkadaşlarımla Sırbistan’a gittik. Orada geçirdiğim günleri anlatmak her ne kadar bir günlük yazısı tadında olacaksa da bunu yapmalıyım. Dağılmadan önce ki Yugoslavya’ya hayranım. Bu linkte yazmış olduğum yazı, sonrasında o toprakları ziyaret edip etmeyeceğimi bilmediğim bir zaman klavyemden dökülmüştü.

http://ocelik7.blogspot.com/2017/05/yugoslavya.html

Balkanların kalbinde olmak, orada dolu dolu 5 gün geçirmek hayatımın en güzel zamanlarından biriydi. Bu yüzden Belgrad’da yaşanılanlar sadece sosyal medyada paylaştıklarımdan ibaret olmamalıydı. 



Belgrad'da ki evsahibimiz Gregor ile


Yakın arkadaşlarım Kaan ve Aşkın ile birlikte yıllardır çıktığımız ve doyasıya eğlendiğimiz tatillerimizden en farklı ve en anlamlı olanlarından birini bu yıl Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a giderek yaptık. 1 ay öncesinden izin tarihlerimizi ayarlayıp uçak biletlerimizi aldık. Booking’den kalacağımız evi kiraladık. Tuttuğumuz ev Stari Grad’deydi. Belgrad’ın en meşhur, en güzel mekanlarından biri olan Knez Mihailova’nın çok yakınında, yürüme mesafesinde olan merkezi bir yerdeydi evimiz. Ev sahibimiz Gregor ile seyahat öncesi tüm görüşmeleri whats app. üzerinden ben gerçekleştirdim. Oldukça nazik ve ilgili bir insandı. Kesinlikle Belgrad’ı tekrar ziyaret edeceğim ve müsaitse yeniden onun evinde kalacağım. Daha Sırbistan’a gitmeden onun sayesinde orayı tanır olduk. Aslında onu sorularımla bunalttım. Görmeyi planladığım çok yer vardı. Belgrad’a ulaşmadan o yerleri nasıl ziyaret edeceğimizi, hangi toplu taşıma araçlarını kullanacağımızı, hangi günlerde hangi yerlere gitmemizin daha iyi olacağı vb. bir sürü soruları ona yönelttim. Hepsini sıkılmadan içtenlikle cevapladı ve biz ordaykende her gün arayıp bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını, ev de bir eksiklik görüp görmediğimizi sordu.


9. Nisan sabahı saat 10’da İzmir’den İstanbul uçağına bindik. Yoculuğumuzun ilk kısmı bittiğinde Belgrad’a aktarma yapmak için 4 saat Sabiha Gökçen Havaalanında bekledik. Free shop’da vakit geçirdikten sonra yemek yedik ve bekleme kapısında kitaplarımızı okuyup sohbet ettik. Saat 16:00’da Belgrad uçağına bindik. Nikola Tesla Havaalanına indiğimizde Sırbistan’da yerel saat 16:30’du ve bizden 1 saat geridelerdi. Havaalanında çok beklemeden Gregor’ın bana söylediği 72 numaralı belediye otobüsüne bindik. 30 dk. sonra ineceğimiz durak Zeleni Venac’tı. Kimseye sormamıza gerek yoktu çünkü bu son duraktı. Gregor’ın söylediğine göre Zeleni Venac’ta indikten sonra sadece 200-300 m yürüyerek eve ulaşacaktık. Gregor bizi karşılayamayacaktı. Annesi Szena’nın binanın önünde bizi beklediğini söyledi. Bayan Szena çok iyi İngilizce konuşamıyordu. Herhangi bir iletişimsizlik durumunda Gregor’ı arayacaktık ama Szena nerdeyse hiç İngilizce konuşamadığı halde onunla çok iyi anlaştık ve ne demek istediğini gayet açık anladık. Güvenlik için birkaç önlem ve check out yaparken anahtarı bırakmamız gereken posta kutusu. Karşımda Sırpça konuşan bir kadını dinlerken kendimi gerçekten oralı gibi hissettim. Anadillerini hiç bilmediğim halde, işaret dili bile kullanmadan bana anlatıyordu. Daha ilk gün uçaktan iner inmez Sırbistan’a adapte olmuştuk.


Eve eşyalarımızı yerleştirdikten sonra hiç dinlenmeden hemen dışarı çıktık. Bir sokak arkamızdaki meşhur Knez Mihailova caddesi akşamüstü vaktinde harika gözüküyordu. İstanbul’un İstiklal caddesine benzeyen bu yeri baştan sona yürüdük ve etrafa göz attık. Yürüdüğümüz esnada Instagram’da birkaç paylaşım yaptım. Sırbistan’da olduğumu gören, EuroLeague fan sayfalarından birinde tanıştığım İsrail’li, koyu Maccabi Tel-Aviv taraftarı arkadaşım Janet mesaj attı. “Mutlaka akşam yemeği için Toro Latin adlı restaruranta gidin. Oraya birçok kez gittim. Harika bir yer ve bulunduğunuz yere çok yakın.” Ben Janet’ın mesajını arkadaşlarıma okurken Kaan’da Tripadvisor’dan önerilere bakıyordu ve o da Toro Latin’in çok popüler ve lezzetli bir yer olduğunu yapılan yorumlardan görmüştü. Janet’ın tavsiyesine uyarak harika bir akşam yemeği yedik. Sırbistan’da ki herkes İngilizce konuşabiliyordu ve hiçbir yer de iletişim sorunu yaşamadık. İlk gün akşam yemeğinden sonra Belgrad kalesine çıktık. Uzaktan Sava nehrine bakmak ve ışıl ışıl şehiri izlemek müthişti.

Stari Grad'de kaldığımız evin penceresinden manzara

İkinci günün sabahı yerel saate alışamadığım için erkenden sabah 6:30’da uyanmıştım. Bu iyi bir şeydi çünkü orada geçireceğim zamanı en iyi şekilde değerlendirmek istiyordum. Bol bol pencereden dışarıyı seyrettim. Belgrad’da hayat çok erken saatlerde başlamıştı. Kaldırımlarda insanlar, yollarda arabalar ve hemen evimizin önünde ki parkta güvercinleri besleyen topluluklardan oluşan Sırpları izliyordum. Bulunduğumuz cadde de dahil olak üzere Belgrad’ın hemen hemen her yerinde neredeyse her 50-100 metrede bir pastane dükkanları karşınıza çıkıyor. Bu dükkanların çoğunda oturmak için masa ve sandalye yok. Market işi gibi elden alıp gidiyorlar. Sırplar hamur ve kek tarzı fırın işi yiyecekleri çok seviyorlar. Neredeyse günün her saati her cadde de elinde bu yiyecekleri yürürken tüketerek giden birçok insan görebilirsiniz. 8 gibi herkes uyandıktan sonra kahvaltı etmek için dışarı çıktık. Kahvaltımız bittikten sonra klasik Knez Mihailova turunu bitirdik ve bir belediye otobüsüne binip şehri gezmeye başladık. Nikola Tesla Müzesini görmek istiyorduk. Onun yerini bulduktan sonra akşamüstü ziyaret etmeye karar verdik. St.Mark Kilisesine gidip bir sürü fotoğraf çektik. Balkanların havasına alışık değildik ve önceden buraya giden arkadaşlarım mutlaka kalın kıyafetlerde getirmem gerektiğini belirtmişlerdi ama buna rağmen Belgrad’da hava yaz mevsimi gibiydi. Orda bulunduğumuz 5 gün boyunca hava ortalama 23 derece sıcaklıktaydı. St. Mark Kilisesini gördükten sonra hemen kilisenin yanındaki bir parkta cafelerden birine oturduk. Belgrad’ı gezmeye devam ediyorduk öğlen yemeğinde yöresel tatlardan uzaklaşıp Meksika Burito’su yedik. Müthiş lezzetliydi. Bildiğim kadarıyla İzmir’de böyle bir restaurant yok. Açılsa çok iyi olur çünkü Burito’nun malzemeleri günlük hayatta aldığımız gıdalardan farklı değildi. Saat 16:30’da Nikola Tesla Müzesine girdik. Önce 30 dk.lık bir video gösterimi ardından da 1 saati aşkın bir süre boyunca Tesla buluşlarının tanıtıldığı bir sunum yapıldı. Sunum esnasında elektrikli birkaç deneye gönüllü olduk. Yazımın sonunda bir Youtube linki ekleyeceğim ve o görüntülerde o linkteki videonun içinde olacak. Eşsiz bir deneyimdi. Müze, Nikola Tesla’nın küllerinin bulunduğu oda ile sona eriyordu.

Meksika Burito

Nikola Tesla Müzesi


Tripadvisor’da yapılan yorumlardan yola çıkarak Nikola Tesla Müzesine sadece 200 metre uzaklıkta olan Lovac adında bir restauranta gittik. Genellikle av hayvanlarının servis edildiği ve geyik eti ile meşhur çok güzel bir restauranttı. Karışık ızgara ve geyik eti ile beraber ördek’te yedik. Muazzamdılar. Yemeği bitirdikten sonra Aşkın hepimizin düşüncesini sesli olarak dile getirdi.

“Dönmeden önce buraya mutlaka tekrar geleceğiz.” J
Knez Mihailova’ya geri döndük ve birbirinden güzel bistrolardan birinde oturup içkilerimizi içtik. Gerçekten çok zevkli geçiyordu. Knez Mihailova’nın sonunda (ya da başında) bulunan bir avm’den telefonum için yeni bir kılıf satın aldım. Günü yeniden Belgrad kalesinde tamamladık. Burada çok ilginç olan özellik, parktaki tüm hediyelik eşya satan seyyar satıcıların inanılmaz güzel birer aksanla İngilizce konuşuyor olmalarıydı. Çok etkilenmiştim. Her kesimden tüm Sırplar kendilerini çok iyi geliştirmişler.


Belgrad’da geçirdiğimiz 3. Gün, Zemun’a inip rıhtımı gezdik. Sava nehrinin Zemun rıhtımında başladığı noktadan bisiklet kiralayarak, Tuna nehri ile birleştiği yere kadar sürdük. Oraya ulaşınca arkadaşlarımla birçok fotoğraf ve video çektim. Yönetmen Richard Linklater’ın “Before Sunrise, Before Sunset ve Before Midnight” isimlerine sahip, duygusal üçlemesi olan fimleri çok severim. Zira onlar için de bu blogda yazdığım bir yazı mevcuttur. Sözü geçmişken linki de budur;
1995 yapımı ilk film Before Sunrise’ta ilk romantik sahnelerden birinde, Julie Delphy ve Ethan Hawke, Tuna nehrinin karşısındadırlar. Her ne kadar filmde bulundukları yer Viyana kıyısında da olsa sonuçta Tuna nehri. Sırbistan, Macaristan, Avusturya, Slovakya ve Almanya’dan geçen bu büyük doğa harikasının yanıbaşında olmak tüylerimi diken diken etmişti. Belgrad’da Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği noktadan bir su şişesine nehirin suyunu doldurdum. Knez Mihailova’da ki hediyelik eşya dükkanlarından birinden aldığım hediyelik simgesel mantarlı küçük şişelere o suyu paylaştırdım ve Tuna ile Sava’dan aldığım nehir suları şu an İzmir’de ki evimin kitaplığında ömürlük birer anı olarak duruyorlar. Bisikletleri teslim ettikten sonra Knez Mihailova’ya geri dönüp ev de biraz dinlendik. Akşamüstüne doğru tekrar Belgrad kalesinde fotoğraflar çekilmeye ve alışveriş yapmaya gittik. Tekrar rıhtıma inip Tuna nehrinin olduğu noktada ırmağın üstüne iskeleler yapılarak kurulmuş olan restaurantlardan birine oturduk. Yanı başımda Tuna’nın nefis meltem eşliğinde bir müzikal gibi kulağınıza fısıldadığı doğa sesleri ile güneşin batışını izlerken içtiğim bira o dakikaya kadar içtiğim en lezzetli içecekti. Bu arada cidden harika biraları var. Giderseniz Sommersby’i deneyin. 3. günün gecesi Freestyler isimli bir gece kulübü ve ardından şu an ismini hatırlayamadığım başka bir gece kulübünde eğlenerek sona erdi.

Belgrad Kalesinden Sava Nehri'nin bir görüntüsü

Tuna Nehri

Sırbistan’da son 2 güne girerken her şey müthişti. Son gün alışveriş ile çok vakit kaybetmemek için, İzmir’de ki sevdiklerimize hediyelerini 1 gün önce sabahtan alıp evde valizlerimize yerleştirdik. Alışveriş kısmı çok uzun sürdüğü için kahvaltı planımız geç saate kaldı. 12 gibi kahvaltıyı öğlen yemeği ile geçiştirmeye karar vererek Bosna Hersek’in meşhur köftesi Cevabi’yi tattık. 1 yıl önce kardeşim Sarajevo’da Cevabi’yi denemişti ve onun tavsiyesiyle biz de Belgrad’da bu lezzeti denedik. Hoşuma gitti fakat nedense içimden bir ses Bosna’da bu yemeğin daha güzel yapıldığını söylüyor. Umarım bir gün orayı da ziyaret edeceğim ve orda da bu tadı deneyeceğim. Daha sonra Knez Mihailova’dan ayrılıp şehre girdik ve Aziz Sava Tapınağını ziyaret ettik. Aziz Sava Tapınağı ile ilgili görsellerde yazımın sonunda ekleyeceğim Youtube linkinde yer alıyor. Alışveriş turuna devam edip karnımızın acıkmasını bekledik ve eşsiz lezzeti olan Lovac restaurant’a bir kez daha gelip yemeğimizi yedik. Gezip gördüğümüz hemen hemen her cadde de nizami ölçülerde olmasa da mutlaka basketbol sahaları ve basketbol potaları vardı. Sırpların basketbol sporunda çok başarılı olmalarının başlıca nedenlerinden biri de bu özellikleri bence. Basketbolu çok sevdiğim için bu ülkede bulunmak ayrıca bir özel anlam ifade ediyordu benim için ve burada geçirdiğim her gün eşsiz güzellikte günlerdi. Belgrad’da ki son gecemizde Knez Mihailova’yı gezip çeşitli mekanlarda oturup bira içtik. Tekrar Zemun’a rıhtıma indik ve yine maalesef şu an adını hatırlayamadığım ama tekrar gittiğimde tabiri caizse elimle koymuş gibi bulacağım mekanlardan biri olan bir bara girdik. Bu arada bu bar ilk akşam gittiğimiz Toro Latin adlı restaurantın hemen yanında. Sırpça hiç anlamasakta canlı müzik çok iyiydi ve 12.Nisan gecesinin 13.Nisan’a bağlandığı gece yarısı esnasında orada içmeye devam edip Kaan’ın doğum günü kutlamasınıda o barda yaptık. Geç saate kadar eğlenip Knez Mihailova’ya dönen tramvaya bindik. Sırbistan’a gelmeden Booking üzerinden kiraladığımız evin tek olumsuz yanı check out zamanıydı. Çıkış saatimiz için sabah 09.00 yazıyordu. Ev sahibi Gregor’la ilk konuştuğum konulardan biri bu olmuştu. İstanbul’a dönüş uçağımızın akşamüstü 16:00’da olduğunu ve evden valizlerimizle birlikte sabah 9’da çıkmak zorunda oluşumuzun bizim için güzel olmayacağını söylemiştim. Sorun olmaz öğlen istediğiniz saatte çıkabilirsiniz diye dönüş yapmıştı. Son gün için tüm planlarımızı bu şekilde yaparken tramvaya bindiğimiz an da Gregor’dan mesaj geldi.

“Osman, çok üzgünüm ama yarın erken bir check in’im var. Evden 10:00’da çıkmış olmanız gerekiyor.”

Viva Restaurant - Tuna Nehri

Viva Restaurant - Tuna Nehri

Son günün en kötü yanı buydu. Valizler yanımızda olmadan Knez Mihailova’yı ve Belgrad kalesini son bir kez gezip kahvaltımızı yapacaktık. Ben arkadaşlarımdan daha önce uyanıp binanın karşısındaki parka gittim ve güvercinleri besledim. Sabah 9 buçukta evden valizlerimizle çıktık. Knez Mihailova’da kahvaltı yapıp son kez Belgrad kalesine gittik. Yorulana kadar çantalarımızla gezdikten sonra Stari Grad’e gelip 72 numaralı Zeleni Venac-Nikola Tesla Airport otobüsüne bindik ve havaalanına doğru yol aldık. Sırbistan’da bulunduğumuz 5 gün boyunca yapmış olduğum video çekimlerimden bir derlemeyi de buradan izleyebilirsiniz.


9-13.Nisan.2018 tarihleri arasında en yakın arkadaşlarımla Belgrad’daydım. Tam 2 ay sonra orada geçirdiğim günleri kaleme aldım. Bunu bu kadar çok geç yapmamın en önemli nedenlerinden biri de; bu yazıyı hazırlarken o günleri tekrar yeniden yaşayacak olmamdı ve öyle de oldu. Sadece Sırbistan değil, Bosna Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Karadağ ve Kosova’da görülmesi gereken güzel yerler. Bir zamanlar bir bütündüler ama dağıldılar. Yugoslavya her yeri ile bir kültür ve doğa harikası. Umarım diğer ülkeleri de ziyaret edip blogumda deneyimlerimi paylaşabilirim.



OSMAN ÇELİK
www.twitter.com/ocelik7





GÖZÜ YAŞLI BİR VALS

Rüstem tek başına sürdürdüğü basit hayatını, her zaman sevdiği şeyleri yapmak için yaşayan sıradan bir insan olarak geçirmeye devam ediyordu...